Gazze'de İsrail'in yürüttüğü yıkıcı savaşın, ABD Başkanı Donald Trump'ın girişimiyle Ekim 2025'te ilan edilen ateşkesle sona ermesi, Filistin meselesinde yeni fakat kırılgan bir siyasal zeminin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Trump yönetiminin ateşkesin ikinci aşamasında öngördüğü çok taraflı “garantörlük” ve Uluslararası İstikrar Gücü formülü, yalnızca Gazze'nin geleceğini değil, aynı zamanda Ortadoğu'da güç dengelerinin nasıl yeniden kurulacağını da doğrudan ilgilendirmektedir. Bu çerçevede Türkiye'nin olası garantör rolü, teknik bir barış gücü tartışmasının ötesine geçerek ABD–İsrail ilişkilerindeki dönüşüm, İsrail'in mutlak güvenlik paradigması ve Türkiye'nin bölgesel aktörlük iddiası arasındaki yapısal gerilimi görünür kılmaktadır.
Washington'un Ankara Hesabı: Yükü Paylaşmak
ABD'nin Türkiye'yi Gazze sürecinde garantör ülkelerden biri olarak konumlandırma isteği, öncelikle Washington'un artan maliyetlerden kaçınma ve riskleri bölgesel aktörlere devretme arzusuyla ilişkilidir. Gazze gibi yüksek yoğunluklu çatışma sonrası ortamlarda istikrarın sağlanması, ABD için askerî, diplomatik ve siyasi açıdan ciddi bir yük anlamına gelmektedir. Bu nedenle Trump yönetimi hem sahada kapasiteye sahip hem de yerel aktörlerle doğrudan temas kurabilen bölgesel güçleri sürecin merkezine çekmeyi tercih etmektedir. Türkiye bu noktada nadir bulunan bir kombinasyonu temsil etmektedir: NATO'nun en büyük ikinci ordusu, gelişmiş insani yardım ve yeniden inşa kapasitesi ve Hamas'ın siyasi kanadıyla doğrudan iletişim kanalları.
Ancak Washington'un Türkiye'ye yönelik yaklaşımını yalnızca dış politika pragmatizmiyle açıklamak yetersiz kalmaktadır. ABD iç siyasetinde İsrail'e koşulsuz destek anlayışının aşınmaya başlaması, bu stratejik tercihi mümkün kılan önemli bir arka plan sunmaktadır. Son dönemde Trump'a yakın muhafazakâr çevrelerde ve popüler figürler arasında İsrail'in ABD'ye mali ve siyasi maliyet yüklediğine dair eleştiriler daha açık biçimde dile getirilmektedir. Bu eleştiriler yalnızca Gazze'deki sivil yıkım üzerinden değil, ABD'nin tarihsel olarak İsrail'e sağladığı ayrıcalıklar üzerinden de şekillenmektedir. Senato ve Temsilciler Meclisi'nde bazı isimlerin açıkça AIPAC'ten mesafe aldıklarını vurgulaması, bu dönüşümün sembolik göstergelerinden biridir.
Bu bağlamda Trump yönetimi açısından Türkiye, İsrail karşısında doğrudan ABD askerî varlığını artırmadan dengeleyici bir unsur olarak işlev görebilecek “hakiki bir devlet aktörü” konumundadır. Washington'un beklentisi, Türkiye'nin Hamas üzerindeki siyasi nüfuzunu kullanarak ateşkesi sürdürülebilir kılması ve Gazze'de istikrarı, ABD hegemonyasına doğrudan zarar vermeden yönetilebilir bir çerçevede tutmasıdır. Hakan Fidan'ın başta geçtiğimiz günlerde Miami'de düzenlenen kritik toplantı olmak üzere Gazze'nin geleceği ile ilgili düzenlenen toplantılara davet edilmesi ve Ankara'nın sürece kurumsal olarak dahil edilmesi, bu beklentinin yalnızca söylemsel olmadığını göstermektedir.
İsrail'in Kesin Vetosu ve Türkiye Algısı
Türkiye'nin garantörlük rolünün önündeki en büyük engel, İsrail'in bu ihtimale yönelik açık ve sert muhalefetidir. İsrail kaynaklı analizlerde Ankara'nın dışlanmasının “prosedürel değil, siyasi” olduğu özellikle vurgulanmaktadır. Bu tutum, İsrail'in Gazze'ye ilişkin güvenlik yaklaşımının temelini oluşturan mutlak operasyonel serbestlik anlayışından kaynaklanmaktadır. İsrail, Gazze'de herhangi bir güçlü devlet aktörünün askerî veya kurumsal varlığını, kendi hareket alanını sınırlayacak yapısal bir tehdit olarak değerlendirmektedir.
İsrail açısından Türkiye'yi diğer potansiyel garantörlerden ayıran temel unsur, Ankara'nın Hamas'ı terör örgütü olarak tanımaması ve onu meşru bir siyasi aktör olarak görmesidir. İsrail kamuoyunda ve güvenlik elitleri arasında hâkim olan görüşe göre, Hamas'ın silahsızlandırılmasını hedefleyen bir misyonda, bu örgütle siyasi ve ideolojik bağlarını açıkça sürdüren bir aktörün yer alması, misyonun amacını tersine çevirecektir. Bu nedenle İsrail, Türkiye'nin varlığını yalnızca etkisiz değil, doğrudan “sabotaj” olarak çerçevelendirmektedir.
Daha derin düzeyde ise Türkiye karşıtlığının İsrail'in tehdit anlatısını yeniden üretme ihtiyacıyla ilişkili olduğu görülmektedir. İran ve Hizbullah'ın son dönemde zayıflamasıyla birlikte, İsrail'in “varoluşsal tehdit” söylemi eski ikna gücünü kaybetmiştir. Türkiye'nin yükselen bölgesel etkisi, bu boşluğu doldurabilecek yeni bir tehdit figürü sunmaktadır. Bu durum, İsrail'in hem iç siyasette hem de uluslararası arenada destek mobilizasyonunu sürdürmesine imkân tanımaktadır. Dolayısıyla Türkiye'nin Gazze'de garantör olması, İsrail açısından yalnızca taktik bir risk değil, stratejik anlatıyı zedeleyen bir gelişme olarak algılanmaktadır.
Türkiye'nin Stratejik Hesabı
Türkiye açısından Gazze'de garantörlük rolü, yalnızca Filistin meselesine ahlaki veya insani bir angajman olarak görülmüyor. Bu rol, Ankara'nın son on yılda izlediği çok katmanlı dış politika pratiğinin doğal bir uzantısıdır. Türkiye'nin Hamas'ı Trump'ın ateşkes planını kabul etmeye ikna etmedeki rolü, Suriye'de rejimin düşüş sürecindeki belirleyici etkisi, Rusya–Ukrayna savaşında yürüttüğü arabuluculuk ve Azerbaycan'da askeri-siyasi dengeleri dönüştürmesi, Ankara'nın kriz yönetimi kapasitesini somut biçimde ortaya koymuştur.
Bu deneyimlerin ortak noktası, Türkiye'nin krizleri ABD'nin doğrudan askerî angajmanını azaltacak biçimde “yönetilebilir” hale getirmesidir. Gazze'de de benzer bir senaryo mümkündür. Türkiye'nin garantörlüğü, krizin ABD iç siyasetine ve küresel hegemonik konumuna doğrudan zarar vermesini sınırlayabilir. Ankara bu rolü, hem iki devletli çözümü savunan siyasi söylemini güçlendirmek hem de Filistin meselesinde bölgesel liderlik iddiasını pekiştirmek için kullanmayı hedeflemektedir.
Bununla birlikte Türkiye'nin de ciddi sınırları bulunmaktadır. Hamas'ın siyasi kanadı üzerindeki nüfuz, askeri kanat ve İran bağlantılı unsurlar söz konusu olduğunda sınırlı kalmaktadır. Ayrıca İsrail'in kesin askerî veto pozisyonu, Türkiye'nin “sert” garantörlük rolünü fiilen imkânsızlaştırmaktadır. Bu nedenle Ankara'nın son dönemde söylemini yumuşatarak askerî liderlikten ziyade diplomatik ve siyasi garantörlüğe vurgu yapması, bir geri çekilmeden çok stratejik uyarlama olarak okunmalıdır.
Sonuç
Türkiye'nin Gazze'deki garantörlük rolü, teorik olarak rasyonel, pratikte ise son derece tartışmalı bir girişimdir. ABD, artan iç eleştiriler ve maliyetler karşısında İsrail'i dengeleyebilecek bir bölgesel aktöre ihtiyaç duymakta; Türkiye bu boşluğu doldurabilecek yegâne devletlerden biri olarak öne çıkmaktadır. İsrail ise bu ihtimali, kendi mutlak güvenlik doktrinini tehdit eden yapısal bir risk olarak görmektedir. Bu nedenle Türkiye'nin askeri anlamda tam teşekküllü bir garantörlüğü, mevcut koşullarda uygulanabilir görünmemektedir.
Buna karşın Türkiye'nin siyasi-diplomatik garantörlük ve arabuluculuk rolü hem ABD'nin çıkarlarıyla hem de bölgesel gerçekliklerle daha uyumlu bir çerçeve sunmaktadır. Sürecin başarısı, İsrail'in mutlak veto anlayışının ne ölçüde esnetilebileceğine, ABD iç siyasetindeki dönüşümün kalıcılığına ve Türkiye'nin Hamas üzerindeki nüfuzunu ne ölçüde somut sonuçlara dönüştürebileceğine bağlıdır. Gazze dosyası, bu anlamda yalnızca Filistin'in değil, küresel güç mimarisinin de test edildiği bir laboratuvar olmayı sürdürmektedir.