2025'in son günleriyle birlikte soykırımcı İsrail, Gazze ve işgal altındaki Batı Şeria'da faaliyet gösteren çok sayıda uluslararası sivil toplum kuruluşunun faaliyet göstermesini engellemek adına birçoğunun yasal varlığına dair kayıtları iptal edip bir kısmının da sözleşmelerini yenilemeyi reddetti. Bu karar, teknik bir “bürokratik düzenleme” gibi sunulsa da sahadaki sonuçları son derece ağır oldu. Çünkü İsrail tarafından yasaklanan ya da fiilen faaliyet dışı bırakılan, tamamen insani yardım amacıyla faaliyet yürüten uluslararası kurumlar, Filistinliler için hayatta kalma ile ölüm arasındaki farkı belirleyen aktörlerdi. Bunların başında Médecins Sans Frontières (MSF / Doctors Without Borders) geliyor. Bunun yanında Save the Children, Oxfam, Norwegian Refugee Council gibi uzun yıllardır Gazze'de sağlık, gıda, barınma, su ve çocuk koruma alanlarında çalışan kuruluşlar da hedef alındı. Daha önce UNRWA'nın devre dışı bırakılmasıyla başlayan bu süreç, şimdi insani alanın neredeyse tamamını kapsayacak biçimde genişletiliyor. İsrail'in bu yardım kuruluşlarını hedef almasının arkasında bu kuruluşların sadece yardım etmediği, soykırım, etnik temizliği ve işgali görünür kılmaları, kaydetmeleri ve dünyaya anlatmaları yatıyor. Dolayısıyla İsrail açısından soykırıma tanıklık eden insani yardım kuruluşlarının susturulması, şahitliklerinin silinmesi ve işgalin kontrolünün derinleştirilmesi elzem görülüyor.
Güvenlik Söyleme ile İnsani Yardımı Yok Etmek
İşgalci İsrail makamları ve onları destekleyen bazı medya ve düşünce kuruluşları, alınan kararları “güvenlik” gerekçesiyle savunuyor. İddiaya göre bu STK'lar tarafsız değil, hatta bazıları “siyasi aktör” gibi davranıyor. Özellikle MSF'nin Gazze'de yaşananları “soykırım” olarak tanımlaması ve İsrail'i açık biçimde eleştirmesi, bu çevrelerde büyük rahatsızlık yaratmış durumda. Bu eleştirilerin önemli bir kısmı Quillette gibi platformlarda dolaşıma sokuluyor. Bu metinlerde MSF'nin artık “insani” değil, “politik” bir aktör olduğu; Hamas'ın suçlarına yeterince değinmediği, dolayısıyla tıbbi tarafsızlığını kaybettiği öne sürülüyor. Ancak burada çok temel bir kavram karışıklığı olduğu ifade edilebilir. Tarafsızlık, işgale, soykırıma ve etnik temizliğe karşı sessizlik kalmak anlamına gelmemektedir. İnsani kuruluşlar için tarafsızlık, siyasi aktörler arasında denge kurmak değil, mağdurun yanında durmak demektir. İsrail tarafından Yemen, Lübnan, Suriye, Filistin, Katar ve bölgenin muhtelif yerlerine yapılan saldırılar neticesinde sahada binlerce sivilin öldürülmesi, hastanelerin sistematik biçimde vurulması, çocukların, kadınların ve yaşlıların açlıktan ölmesi gibi hukuksuzlukların ve barbarlıkların dile getirilmesi “siyaset yapmak”tan ziyade; insani yardım kuruluşlarının asli görevidir. MSF'nin ya da başka bir kuruluşun İsrail'in soykırımlarını eleştirmesi, anti-semitizm kılıfıyla örtbas edilmeye çalışılsa da İsrail her geçen gün daha da radikalleşmekte, küresel sistemde daha fazla haydutlaşmaktadır. Buna rağmen işgal koşullarında asıl belirleyici olan şey, güç dengesidir. Gazze'yi kuşatan, hava sahasını kontrol eden, sınırları kapatan, yardımı engelleyen taraf İsrail'dir. Dolayısıyla insani örgütlerin dili de doğal olarak en büyük ve sistematik zararı üreten İsrail'e yönelmektedir.
Hukuk ve İsrail
İsrail'in saldırganlığının yanında uluslararası yardım kuruluşlarını yasaklaması da işgalin hukuki boyutunu tekrar gündeme getirmiştir. Uluslararası insancıl hukuk, işgal altındaki topraklarda yaşayan sivil nüfusun korunmasını işgalci gücün sorumluluğu olarak tanımlar. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, bu konuda açık hükümler içerir. Buna göre işgalci devlet (İsrail); sivil nüfusun gıda, sağlık ve barınma ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür. Eğer bunu yapamıyorsa, insani kuruluşların yardım faaliyetlerine izin vermek zorundadır. Ayrıca yardımı keyfi koşullara bağlayamaz. Son olarak insani yardımları siyasi sadakat ya da ideolojik uyum aracı olarak kullanamaz. Bugün İsrail'in Gazze'de yaptığı tam olarak uluslararası hukukun yok sayılması ve ihlal edilmesi anlamına gelmektedir.
STK'lardan Filistinli çalışanların kişisel bilgilerini talep etmek, bu bilgilerin nasıl kullanılacağına dair hiçbir güvence vermemek, kayıt süreçlerini belirsiz ve keyfi hale getirmek, hukuken kabul edilemez sayılmıştır. Üstelik yüzlerce sağlık ve yardım çalışanının öldürüldüğü bir ortamda bu talepler, fiilen hayatları riske atmak anlamına gelir. Bu yüzden birçok kuruluş, İsrail'in yukarıda zikredilen sunduğu bu şartları kabul etmemiştir. İsrail ise bunu “terörle iltisak” gibi ağır ithamlarla karşılamayı tercih etmiştir. Ancak bugüne kadar bu iddiaları destekleyen somut ve şeffaf kanıtlar kamuoyuyla paylaşılmamıştır. Bu noktada
insani yardımın bir lütuf değil, hukuki bir yükümlülük olduğunun altı çizilmelidir. Dolayısıyla İsrail'in işgal altında tuttuğu topraklarda insani yardımları engellemesi açıkça uluslararası hukukun delinmesi anlamına gelmektedir.
Tarihsel Örüntü: Yardımı Yasaklamak Ne Anlama Gelir?
Bu anlamda uluslararası kamuoyunda sıkça dile getirilen tarihsel bir örüntüden bahsedilebilir. Nazi Almanyası döneminde, International Committee of the Red Cross (ICRC) toplama ve imha kamplarına erişimden büyük ölçüde menedilmişti. Yahudilere yardım eden kişi ve kurumlar ağır biçimde cezalandırılıyordu. Yahudiler adına konuşmak, yardım istemek, tanıklık etmek fiilen ölüm cezası anlamına geliyordu. Bu örnek, bugün İsrail ile Nazi Almanyası'nı özdeşleştirmektedir. İsrail insani yardımın ve soykırımın nasıl bastırılacağını gayet iyi öğrenmişe benziyor. Nitekim o dönemde Kızılhaç'ın kamplara erişiminin engellenmesi, soykırımın daha uzun süre görünmez kalmasını sağlamıştı. Bugün Gazze'de STK'ların sahadan çıkarılması da benzer bir işleve sahip; olan bitenin dünyaya anlatılmasını zorlaştırmak. MSF gibi kuruluşlar, gazetecilerin giremediği, bağımsız gözlemcilerin bulunmadığı bir alanda fiilen son tanıklardır. Onları susturmak, yalnızca yardımı değil, hafızayı da hedef almak demektir. Bu yüzden İsrail'in MSF'yi yasaklayan ilk devlet olması sembolik bir eşiktir. Bu, “yardım edebilirsiniz ama konuşamazsınız” demenin ötesinde, “konuşan yardım edemez” mesajıdır.
Sonuç olarak İsrail'in Filistinlilere insani yardım ulaştıran uluslararası sivil toplum kuruluşlarını yasaklaması ya da fiilen işlevsiz hâle getirmesi, güvenlik temelli gerekçelerle açıklanabilecek teknik veya geçici bir uygulama değildir. Bu adım, işgal rejimi altında insani alanın daraltılmasını ve yardım faaliyetlerinin siyasal denetim altına alınmasını hedefleyen yapısal bir stratejinin parçası olarak değerlendirilmektedir. Bu çerçevede insani yardım kuruluşları, İsrail açısından yalnızca sağlık, gıda ve barınma hizmeti sunan aktörler değil; sahadaki soykırım ve yıkımı ve sivil nüfusun maruz kaldığı koşulları görünür kılan unsurlar olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu kuruluşların faaliyetlerinin engellenmesi, yardımın kendisinden çok, yardımın ürettiği tanıklığın sınırlandırılmasına yöneliktir.