2026 yılının başında, Amerika Birleşik Devletleri'nde iç güvenlik ve göç politikaları yeniden merkezî bir kamu tartışmasının odağı hâline gelmiştir. Özellikle Immigration and Customs Enforcement (ICE) olarak bilinen Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza tarafından yürütülen Operation Metro Surge adlı geniş ölçekli göçmenlik operasyonu, İç Güvenlik Bakanlığı koordinasyonunda askerî nitelik taşıyan uygulamalarla Minneapolis–St. Paul bölgesine binlerce federal ajanın konuşlandırılmasına yol açmıştır. Operasyonun merkez üssü hâline gelen Minnesota'da, Ocak 2026'da iki ABD vatandaşının — Renée Good ve Alex Pretti — federal ajanlar tarafından öldürülmesi, kitlesel protestolara, ulusal çapta bir tartışmaya ve ciddi bir siyasal gerilime neden olmuştu. Bu ölümler ve ardından gelişen protestolar, ABD'de göçmenlik uygulamalarının sınırları, kolluk kuvvetlerinin yetki alanı ve devlet şiddetinin meşruiyeti üzerine kapsamlı bir sorgulamayı beraberinde getirmiştir. Protestolar yalnızca Minneapolis ile sınırlı kalmamış; San Francisco, New York, Boston ve Los Angeles gibi büyük şehirlerde de geniş katılımlı gösteriler düzenlenmiş, ülke genelinde belirgin bir anti-ICE toplumsal mobilizasyonu ortaya çıkmıştır. Bu süreç, federal güvenlik politikalarının hukukun üstünlüğüyle ilişkisine dair daha derin toplumsal kaygıları görünür kılmıştır. Güncel tartışmanın merkezinde üç temel dinamik bulunmaktadır. Birincisi, ICE'nin kurumsal evrimi ve giderek militarize olan uygulamalarıdır. İkincisi, bu uygulamaların ideolojik ve teknolojik olarak dış güvenlik pratiklerinden, özellikle İsrail örneğinden, beslenmesidir. Üçüncüsü ise, Amerikan siyasal ve toplumsal bağlamında bu pratiklerin neden hem hızla meşrulaştırılabildiği hem de güçlü bir toplumsal direnişle karşılaştığıdır.
ICE'nin Kurumsal Mantığı
ICE, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD'de güvenlik mimarisinin yeniden yapılandırılması sürecinde ortaya çıkmıştır. Department of Homeland Security'nin kurulmasıyla birlikte ICE, başlangıçtan itibaren terörle mücadele eksenli bir kurumsal çerçeve içerisinde konumlandırılmıştır. Bu süreçte, göç olgusu ile terör tehdidi arasındaki ayrım giderek belirsizleşmiş; göç kontrolü, hukuki ve idari bir alan olmaktan çıkarak askerî ve paramiliter uygulamalara açık bir iç güvenlik rejimine dönüşmüştür.
Özellikle Trump yönetimi döneminde ICE'nin bütçesi ve personel kapasitesi önemli ölçüde artırılmıştır. Ajan sayısı kısa sürede on binlerden 20 binin üzerine çıkmış, bu niceliksel genişleme kurumsal kültürde de belirgin bir sertleşmeyi beraberinde getirmiştir. Göç, siyasal söylem düzeyinde giderek daha açık biçimde bir “ulusal güvenlik tehdidi” olarak tanımlanmış; bu tanım, hukuki denetimi zayıflatan ve orantısız güç kullanımını normalleştiren bir güvenlik anlayışını pekiştirmiştir. Bu bağlamda federal ajanların sivil alanlarda yürüttüğü operasyonlar daha agresif bir nitelik kazanmış, ölümcül güç kullanımı gibi istisnai uygulamalar meşru kabul edilmeye başlanmıştır.
Minnesota'da yaşanan son olaylar, bu dönüşümün en görünür sonuçlarını ortaya koymaktadır. İki ABD vatandaşının federal ajanlar tarafından katledilmesi, federal operasyonların denetlenebilirliği, kolluk yetkilerinin kapsamı ve şeffaflık sorunlarını yeniden gündeme taşımıştır. Federal ajanlara yönelik tepkiler; yerel yönetimlerin hukuki girişimleri, yargı süreçleri ve ülke çapına yayılan protestolar aracılığıyla ifade edilmiştir. Yargı bazı kısıtlayıcı talepleri reddetmiş olsa da bu gelişmeler göç politikalarının demokratik sınırları konusunda toplum genelinde derin bir sorgulama yaratmıştır.
Bu çerçevede ICE'nin militarizasyonu yalnızca fiziksel güç kullanımının artmasıyla sınırlı değildir. Aynı zamanda, hukuki istisna hâlinin giderek normalleşmesi söz konusudur. Terörle mücadele söylemi, federal ajanların yetki alanını genişletirken bireylerin hukuki güvencelerini daraltan bir güvenlik mantığını da kurumsallaştırmaktadır. Dolayısıyla Trump'ın başkanlığında artan bir militarizasyon ve ICE uygulamalarıyla ABD'nin bir iç güvenlik rejimine evirildiği söylenebilir.
İsrail Pratiği ile Etkileşim
ICE'nin güncel uygulamalarını yalnızca ABD iç siyasetinin ürünü olarak değerlendirmek yetersiz kalmaktadır. ABD güvenlik bürokrasisi, uzun süredir uluslararası güvenlik ağları ve ortak eğitim programları aracılığıyla farklı ülkelerin güvenlik modelleriyle etkileşim hâlindedir. Bu bağlamda İsrail, sıkça referans alınan bir örnek olarak öne çıkmaktadır. İsrail'in Filistin topraklarında, özellikle Batı Şeria'da uyguladığı güvenlik pratikleri; kontrol noktaları, gece baskınları, yaygın gözaltılar, ayrıştırılmış yerleşim alanları ve yoğun gözetim mekanizmaları üzerinden şekillenmiştir. Bu pratikler zaman içinde bütüncül bir güvenlik paradigmasına dönüşmüştür. ABD'li göç ve iç güvenlik yetkilileri, bu paradigmaya ilişkin eğitim programlarına katılmış, ortak tatbikatlar gerçekleştirmiş ve İsrail'in geliştirdiği teknolojik ve istihbari araçları kendi güvenlik mimarilerine entegre etmiştir.
Bu etkileşim yalnızca teknik bilgi transferiyle sınırlı kalmamıştır. Aynı zamanda bir güvenlik zihniyeti aktarımı söz konusudur. İsrail ordusu ve polisinin kullandığı ileri gözetim teknolojileri, dijital izleme yazılımları ve operasyonel yöntemler, ABD'deki güvenlik ağlarının parçası hâline getirilmiştir. ICE'nin İsrail merkezli şirketlerden temin ettiği dijital takip ve istihbarat araçları, göçmen toplulukların sürekli izlenmesine dayalı geniş kapsamlı bir gözetim ağı oluşturmuştur. Bu durum, yalnızca teknik bir kapasite artışı değil, belirli bir yönetme biçiminin normalleşmesi anlamına gelmektedir. Bu güvenlik anlayışının ideolojik boyutu da dikkat çekicidir. Güvenlik, suç sonrası hesap verebilirlikten ziyade “potansiyel tehditlerin önlenmesi” mantığıyla ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, orantısız güç kullanımını ve hukuki denetimin zayıflatılmasını beraberinde getirmekte; göçmen topluluklar kalıcı biçimde “sürekli tehdit” kategorisi içine yerleştirilmektedir. Dolayısıyla ABD Siyonist rejimin Filistin'de icra ettiği soykırım, işgal ve etnik temizlik politikalarını tatbik etmek için İsrail'den eğitim, teknoloji transferi yapmakta; bir anlamda zihniyet aktarımı sağlamaktadır.
Filistin Deneyimi ve ABD İç Güvenliği
ICE'nin son dönemdeki sert uygulamalarının Filistin deneyimiyle ilişkilendirilmesi, yüzeysel bir benzetmenin ötesinde, yapısal bir paralelliğe işaret etmektedir. Filistinlilerin uzun yıllardır maruz kaldığı devlet şiddeti, ayrımcı gözetim ve keyfî gözaltı uygulamaları, güvenlik aygıtlarının belirli toplulukları sürekli tehdit olarak kodladığı bir paradigmanın ürünüdür. Aynı paradigma, farklı bir bağlamda olmakla birlikte, ABD'de göçmenler üzerinde yeniden üretilmektedir. Bu paralellik yalnızca benzer uygulamalara indirgenemez. Asıl benzerlik, güvenliğin istisna hâli üzerinden kurulmasıdır. Filistin bağlamında olduğu gibi, ABD'de de hukuki korumalar belirli gruplar için askıya alınabilmekte; olağanüstü önlemler sıradan güvenlik pratikleri hâline getirilmektedir. Elbette Filistin ile ABD arasında birebir bir denklik kurmak mümkün değildir; tarihsel koşullar, güç ilişkileri ve siyasal bağlamlar farklıdır. Ancak her iki durumda da güvenlik mantığının aynı istisna rejim üzerinden işlediği görülmektedir.
Bu çerçevede ICE'nin militarizasyonu, yalnızca göç politikalarına ilişkin teknik bir mesele değildir. Aynı zamanda ABD'de hukukun üstünlüğü, demokratik denetim mekanizmaları ve bireysel haklar açısından daha geniş ve derin bir krize işaret etmektedir. Protestolar ve kamuoyundaki yoğun tartışmalar, bu krizin görünür hâle gelmesini sağlamış ve devlet güvenliğinin sınırlarının yeniden tartışılmasına zemin hazırlamıştır.
Sonuç olarak ICE'nin son dönemde yeniden gündemin merkezine yerleşmesi, münferit olaylarla açıklanamayacak kadar kapsamlı bir dönüşümün parçasıdır. Minnesota'da yaşanan gelişmeler, ABD'de iç güvenlik politikalarının nasıl köklü biçimde değiştiğini ve bu değişimin uluslararası güvenlik modelleriyle nasıl iç içe geçtiğini açık biçimde göstermektedir. Göçmen politikalarının hukuki denetimden uzaklaşması ve istisna hâlinin normalleşmesi, yalnızca göçmen toplulukları değil, demokratik normları ve hukuksal sınırları savunan tüm toplumsal kesimleri ilgilendiren bir kriz yaratmaktadır. Bu tartışma, devlet şiddeti, güvenlik paradigması, insan hakları ve hukukun üstünlüğü arasındaki gerilimleri yeniden görünür kılmıştır. Bu nedenle güvenlik politikalarının demokratik denetimi, yalnızca bireysel özgürlükler açısından değil, devletin meşruiyetini hangi temeller üzerine kurduğu açısından da kritik bir gündem maddesi olarak önemini korumaktadır.