Davet, Siyaset ve Direniş Arasında İslami Hareketlerin Dönüşen Yönelimleri

Davet, Siyaset ve Direniş Arasında İslami Hareketlerin Dönüşen Yönelimleri

İslami hareketler, Müslümanların yaşadığı coğrafyalardaki siyasetin en kalıcı, Müslümanlar dışındaki dünyanın en tartışmalı aktörleri arasında yer almaktadır. Bu hareketlerin ortaya çıkışı, büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu'nun çözülme süreciyle birlikte şekillenen İslamcılık düşüncesine dayanmaktadır. İslamcılık, Batı karşısında yaşanan askerî, siyasi ve epistemik gerilemeye verilen bir tepki olarak doğmuş; Müslüman toplumların yeniden güç kazanmasını, siyasal ve ahlaki bakımdan toparlanmasını hedefleyen ideolojik bir çerçeve üretmiştir. Bu çerçeve, yalnızca bireysel dindarlığı değil, devlet, iktidar ve toplumsal düzeni merkeze alan bütüncül bir siyasal tasavvur içermiştir. Hilafetin ilgası ve Osmanlı'nın dağılmasıyla birlikte İslamcılık, parçalanmış Müslüman coğrafyada yeni bir birlik ve siyasal özne üretme arayışına yönelmiştir. 1920–1940 arası dönem, bu bağlamda İslami hareketlerin kuruluş evresi olarak değerlendirilebilir. Bu dönemde ortaya çıkan hareketler, emperyalist işgale karşı direnişi, toplumsal ıslahı ve İslam'ın kamusal hayatta yeniden merkezi bir konuma taşınmasını temel hedef olarak benimsemiştir. Pakistan'da Cemaat-i İslami, Mısır'da İhvan-ı Müslimin, Türkiye'de Milli Görüş geleneği ve Ortadoğu'nun farklı bölgelerinde ortaya çıkan benzer yapılar, bu ortak ideolojik iklimin ürünleri olarak şekillenmiştir.

Bununla birlikte, bu hareketlerin hiçbir zaman homojen bir yapı oluşturmadığı görülmektedir. Ortak bir kurucu ideolojik zemine sahip olmalarına rağmen, içinde bulundukları siyasal bağlam, devlet kapasitesi, toplumsal yapı ve sömürge deneyimi, İslami hareketlerin farklı yönelimler geliştirmesine yol açmıştır. Bu nedenle İslami hareketleri tekil bir kategori olarak ele almak yerine, farklı kurucu paradigmalara dayalı çoğul bir yapı olarak analiz etmek daha açıklayıcıdır.

Üç Kurucu Paradigma: Davet-Islah, Siyaset ve Direniş Eksenleri

İslami hareketlerin tarihsel gelişimi incelendiğinde, üç ana paradigmanın kurucu düşüncede belirleyici olduğu görülmektedir. İlk paradigma, davet, ıslah ve inşa eksenli yaklaşımdır. Bu paradigmada toplumsal dönüşüm, uzun vadeli bir ahlaki ve eğitim merkezli süreç olarak ele alınır. İslam'ın kamusal hayatta yeniden etkin hâle gelmesi, öncelikle bireyin ve toplumun ıslah edilmesine bağlanır. Mısır'daki İhvan-ı Müslimin bu paradigmanın en belirgin örneklerinden biridir. Her ne kadar İhvan, kuruluş döneminde İngiliz sömürgeciliğine karşı direniş pratiği sergilemiş olsa da hareketin ana omurgası eğitim, irşat ve toplumsal örgütlenme faaliyetleri üzerinden şekillenmiştir.

İkinci paradigma, siyaset merkezli yaklaşımdır. Özellikle 1960'lı yıllardan itibaren ortaya çıkan veya bu dönemde dönüşen İslami hareketler, devlet iktidarını doğrudan hedefleyen bir siyasal strateji geliştirmiştir. Sudan'daki İslami hareket, Hasan el-Turabi'nin düşünsel etkisiyle bu paradigmanın tipik bir örneğini sunmaktadır. Bu hareket, davet faaliyetlerini sürdürmekle birlikte, siyasi parti aracılığıyla devlet iktidarının bir parçası olmayı temel hedef hâline getirmiştir. Benzer şekilde Yemen'de Islah Hareketi ve Türkiye'de Milli Görüş geleneği, siyasal alanı meşru ve zorunlu bir mücadele zemini olarak gören İslami hareketler arasında yer alır.

Üçüncü paradigma ise, silahlı direnişi merkeze alan yaklaşımdır. Hamas örneğinde görüldüğü üzere, bu paradigma çoğu zaman ideolojik bir tercih değil, içinde bulunulan şartların dayattığı zorunlu bir yönelimdir. İşgal, sömürgecilik ve sürekli şiddet ortamında şekillenen bu hareketler, davet ve toplumsal inşa faaliyetlerini sürdürmekle birlikte, varoluşsal tehditler karşısında silahlı direnişi merkezi bir strateji olarak benimsemiştir.

Bu üç paradigma, güç, hedef ve temel ilkeler bakımından önemli ölçüde örtüşmektedir. Farklılaşma, esas olarak yöntem ve öncelikler düzeyinde ortaya çıkmaktadır. Kimi hareketler daveti, kimi siyaseti, kimi ise direnişi merkeze almış; bu tercihler, hareketlerin tarihsel kaderlerini ve karşılaştıkları sonuçları belirlemiştir.

Arap Baharı Sonrası Kırılma, Tasfiye Süreci ve Yeni Meşruiyet Arayışları

Arap Baharı, İslami hareketler açısından derin bir kırılma noktası oluşturmuştur. 2011 sonrasında birçok İslami hareket kısa süreli iktidar deneyimleri yaşamış; ancak bu deneyimler, sert karşı devrim süreçleriyle kesintiye uğramıştır. 11 Eylül sonrası dönemde başlayan durağanlık, Arap Baharı sonrasında yerini açık bir kriminalizasyon ve tasfiye sürecine bırakmıştır. “Devlet dışı aktörlerin ortadan kaldırılması” söylemi, başlangıçta İran eksenli silahlı grupları hedef alıyor gibi görünse de zamanla geniş anlamda İslami hareketleri kapsayan bir güvenlik paradigmasına dönüşmüştür.

Bu süreçte Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) İhvan-ı Müslimin ve Hamas'ı terör örgütü ilan etmesi, Tunus'ta İslami hareketin anayasal darbe olarak tanımlanan süreçle sistem dışına itilmesi, Pakistan ve Bangladeş'te İslami aktörlere yönelik baskılar, bu geniş tasfiye politikasının parçaları olarak ortaya çıkmıştır. Ancak dikkat çekici olan husus, siyaset merkezli ve devlet içi aktör olmayı sürdüren İslami hareketlerin bu süreçten görece daha az zarar görmesidir. Yemen'de Islah Hareketi'nin meşru hükümetin en güçlü bileşeni hâline gelmesi ve Sudan'da İslami hareketin orduyla çatışmak yerine devletin kurumsal yapısı içinde kalmayı tercih etmesi bu duruma örnek teşkil etmektedir.

Türkiye örneği ise bu bağlamda ayrıksı bir konumda değerlendirilebilir. 28 Şubat süreci ve sonrasında İslami aktörlerin devlet dışı bir pozisyona itilmesine yönelik girişimler hem Necmettin Erbakan'ın hem de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasal stratejileri sayesinde bertaraf edilmiştir. Bu deneyim, İslami düşünceye sahip aktörlerin meşru siyasal alan içinde kalmasının mümkün olduğunu göstermiştir.

Günümüzde İslami hareketler, varoluşsal bir eşikte bulunmaktadır. Ya davet ve direniş ilkelerine sadık kalarak, ancak yeni bir siyasal meşruiyet stratejisi geliştirerek devlet içi aktör olmayı sürdüreceklerdir ya da bu dönüşümü gerçekleştiremedikleri takdirde sistem dışına itilme riskiyle karşı karşıya kalacaklardır. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Malezya gibi ülkelerin oluşturduğu temkinli ve mütereddit devletler ekseni, bu yeni stratejinin şekillenebileceği bir zemin sunmaktadır.

Sonuç olarak, İslami hareketlerin geleceği ideolojik saflıktan ziyade stratejik akıl, meşruiyet üretme kapasitesi ve devlet içi siyasal varlık sürdürebilme becerisine bağlıdır. Bu durum ne davetten ne de direnişten vazgeçmeyi gerektirir. Aksine, bu ilkelerin yeni dönemin küresel ve bölgesel siyasal gerçekliği içinde yeniden yorumlanmasını zorunlu kılar. Bu yönde geliştirilecek bir strateji, İslami hareketlerin yalnızca hayatta kalmasını değil, aynı zamanda yeni dönemde etkili ve kalıcı siyasal aktörler olarak varlıklarını sürdürmesini mümkün kılacaktır.