Gazze’de Ateşkes: İşgalin Yeniden Kurgulanması

Gazze’de Ateşkes: İşgalin Yeniden Kurgulanması

Gazze'de Ekim 2025'te ilan edilen ateşkes, ilk bakışta İsrail'in soykırım savaşının ve askeri şiddetinin durdurulduğu ve siviller için görece bir nefes alanı açıldığı izlenimini yaratmaktadır. Ancak sahadan gelen veriler, uydu görüntüleri ve açık kaynaklı askeri faaliyet analizleri, bu algının büyük ölçüde yanıltıcı olduğunu göstermektedir. Ateşkes, Gazze bağlamında bir çatışmasızlık hâlinden ziyade, İsrail'in uzun süredir uyguladığı işgal stratejisinin yeni bir evresine geçişi temsil etmektedir. Bu evrede doğrudan bombardıman ve yoğun kara harekâtı yerini; mekânsal sabitleme, altyapı inşası, kalıcı askeri konuşlanma ve nüfus mühendisliği pratiklerine bırakmaktadır. Bu tablo, İsrail'in Filistin topraklarında daha önce defalarca uyguladığı tarihsel bir örüntüye oturmaktadır. Geçici güvenlik gerekçeleriyle başlatılan askeri operasyonlar, zamanla kalıcı mekânsal düzenlemelere, fiilî sınırlara ve geri döndürülemez demografik sonuçlara dönüşmektedir. Gazze'deki ateşkes de bu sürekliliğin son halkasıdır.

Ateşkesin Mekânsal Mantığı

Ateşkes sonrası dönemde Gazze'nin doğu kesimlerinde gözlemlenen fiziksel dönüşüm, askeri faaliyetlerin sona ermediğini; yalnızca biçim değiştirdiğini ortaya koymaktadır. Uydu görüntüleri, belirli bir hat boyunca arazinin sistematik biçimde temizlendiğini, yeni yollar açıldığını, mevcut yolların genişletildiğini ve askeri amaçlı setler ile tahkimatların inşa edildiğini göstermektedir. Bu tür altyapı yatırımları, kısa vadeli operasyonel ihtiyaçlarla açıklanamayacak ölçüde planlı ve kalıcıdır. Bu mekânsal düzenlemeler, yalnızca askeri hareket kabiliyetini artırmak için değil; Gazze'nin toplumsal, siyasi ve ekonomik iç bütünlüğünü bozmak, doğu-batı ekseninde fiilî bir bölünme yaratmak ve geri dönüş ihtimallerini ortadan kaldırmak amacıyla şekillendirilmektedir. Tamamen İsrail işgalinin belirlediği alanların tamamen boşaltılması, toplumsal yapının dokusunun geri dönülemez biçimde yok edilmesi ve bu alanların askeri kontrol kuşağına dönüştürülmesi, ateşkesin “geçici” bir durum olmadığını açıkça göstermektedir. Bu noktada dikkat çekici olan, yıkımın niteliğidir. Ateşkes sonrasında yıkım azalmamış, aksine daha seçici ve hedefli hâle gelmiştir. Özellikle daha önce kara harekâtının yoğunlaştığı bölgelerde konutların ve sivil altyapının sistematik biçimde ortadan kaldırılması, askeri zorunluluktan ziyade mekânsal tasfiye amacını düşündürmektedir. Bu bölgeler, artık sivil yaşam için değil; askeri denetim ve gözetim için tasarlanan alanlara dönüştürülmektedir.

Siviller açısından ise ateşkesin somut bir güvenlik üretmediği açıktır. Ateşkes sonrası dönemde kayda geçen sivil ölümleri ve yaralanmalar, büyük ölçüde daha önce “güvenli”, “insani” ya da “tahliye alanı” olarak tanımlanan bölgelerde gerçekleşmiştir. Bu durum, mekânsal etiketlemenin sahada koruyucu bir işlev görmediğini; aksine sivillerin hareketlerini yönlendiren ve onları belirli noktalarda yoğunlaştırarak hedef hâline getiren bir mekanizma olarak çalıştığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle, ateşkesle birlikte ortaya çıkan mekânsal düzen, sivillerin korunmasına değil; kontrol edilmesine, yönlendirilmesine ve uzun vadede yerinden edilmesine hizmet etmektedir. Fiziksel şiddetin görece azalması, yapısal ve mekânsal şiddetin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Tam tersine, bu şiddet daha kalıcı ve daha görünmez hâle gelmektedir.

İşgalin Tarihsel Sürekliliği

Gazze'de bugün yaşananlar, İsrail'in Filistin topraklarındaki işgali, etnik temizliği ve soykırımı bağlamında bilinmeyen, yeni bir olgudan ziyade İsrail'in 1948'den bu yana geliştirdiği ve defalarca uyguladığı bir işgal mantığının güncel bir tezahürüdür. Bu mantığın temelinde, güvenlik gerekçeleriyle başlatılan geçici askeri önlemlerin, zamanla kalıcı mekânsal ve demografik sonuçlara dönüştürülmesi yatmaktadır. 1949 ateşkes hatlarının zamanla fiilî sınırlara dönüşmesi, Batı Şeria'da “geçici” olarak kurulan askeri noktaların yerleşimlere evrilmesi ve güvenlik bariyerlerinin kalıcı bir ilhak aracına dönüşmesi bu örüntünün açık örnekleridir. Her durumda ortak olan unsur, askeri zorunluluk söylemiyle başlatılan müdahalelerin, geri döndürülemez mekânsal düzenlemelere evrilmesidir. Gazze'deki ateşkes de bu tarihsel çizgiye oturmaktadır. Bugün “güvenlik hattı”, “askeri faaliyet alanı” ya da “yeniden düzenleme bölgesi” olarak tanımlanan alanlar, yarının kalıcı sınırları ve kontrol kuşakları olma potansiyeli taşımaktadır. Uydu görüntülerinde görülen askeri yollar, ileri karakollar ve gözetim noktaları; geçici bir konuşlanmadan ziyade, uzun vadeli bir mevcudiyetin altyapısını oluşturmaktadır.

Bu bağlamda “yeniden inşa” söylemi özel bir işlev görmektedir. Yeniden inşa, normalde yıkılan sivil yaşamın onarılmasını ifade eder. Ancak Gazze bağlamında bu kavram, hangi alanların ihya edileceği ve hangilerinin kaderine terk edileceği yönünde hiyerarşik bir planlamayı meşrulaştıran bir araç hâline gelmiştir. Bazı bölgeler “yeniden geliştirilebilir” olarak kodlanırken, diğerleri fiilen enkaz hâlinde bırakılmakta ve bu durum teknik bir planlama tercihi gibi sunulmaktadır. Bu söylem, yıkımın sorumluluğunu görünmez kılmakta ve şiddeti teknik bir yönetim meselesine indirgemektedir. Böylece mesele, neden yıkıldığı ya da kim tarafından yıkıldığı değil; nasıl yeniden düzenleneceği sorusuna indirgenmektedir. Bu, İsrail'in daha önce de kullandığı bir stratejidir: askeri şiddeti siyasal ve hukuki tartışmanın dışına itmek, onu teknik ve idari bir mesele olarak yeniden çerçevelemek. Gazze'de ateşkesin ardından ortaya çıkan tablo, bu tarihsel örüntünün devam ettiğini göstermektedir. İşgal sona ermemekte; yalnızca biçim değiştirmektedir. Tankların ve bombardımanın yerini yollar, karakollar, imar planları ve yeniden adlandırmalar almaktadır. Ancak sonuç değişmemektedir: Filistinlilerin yaşam alanları daralmakta, geri dönüş ihtimalleri ortadan kalkmakta ve mekân üzerindeki İsrail kontrolü kalıcı hâle gelmektedir.

Sonuç olarak Gazze'deki ateşkes, bu hâliyle bir barış adımı ya da siviller için gerçek bir güvenlik düzeni üretmemektedir. Aksine, askeri şiddetin daha az görünür ama daha kalıcı bir biçimde yeniden örgütlendiği bir geçiş evresini temsil etmektedir. Fiziksel saldırıların azalması, yapısal şiddetin sona erdiği anlamına gelmemektedir. Mekânın yeniden düzenlenmesi, nüfusun kalıcı olarak yerinden edilmesi ve geri dönüş ihtimallerinin ortadan kaldırılması, ateşkesin gölgesinde hız kazanmıştır. Bu nedenle Gazze'de ateşkesi, çatışmanın sonu olarak değil; işgalin kurumsallaştığı ve mekânsallaştığı yeni bir evre olarak değerlendirmek gerekmektedir. İsrail'in tarihsel uygulamaları dikkate alındığında, bu tür ateşkeslerin nihai hedefi çoğu zaman barış değil; sahadaki fiilî durumu kalıcı hâle getirmektir. Gazze'de bugün yaşananlar da bu uzun sürekliliğin bir parçasıdır.

Gazze'deki mevcut tablo hakiki bir ateşkesten başka bir portre sunmakta, buna göre silahların susmadığı, yıkımın durmadığı, tam anlamıyla işgalin sonlanmadığı ve sivillerin hem hedef alınıp öldürüldüğü hem de geri dönülmeyecek şekilde sivil alanların yıkıldığı bir gerçeklik olarak ortaya çıkmaktadır.  Ateşkes, bu bağlamda, şiddetin sona ermesi değil; şiddetin mekânsal ve yönetsel olarak yeniden düzenlenmesidir. Bu tablo, Gazze'de yaşananların İsrail'in saldırıları, Hamas-İsrail arasındaki askerî bir çatışma olarak değil, Filistin halkının yaşam alanlarını, toplumsal sürekliliğini ve geri dönüş imkânlarını sistematik biçimde ortadan kaldırmaya yönelen bir yok etme süreci olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Nitekim son dönemde soykırım tartışmasının merkezinde yer alan husus da tekil saldırıların ötesinde, mekânsal tasfiye, zorla yerinden etme ve yaşam koşullarının bilinçli biçimde sürdürülemez hâle getirilmesi yoluyla bir topluluğun kolektif varlığının hedef alınmasıdır.