İşgalden Kaosa: İsrail-İran Savaşı ve Düzensizlik Emperyalizmi Üzerine Bir Analiz

İşgalden Kaosa: İsrail-İran Savaşı ve Düzensizlik Emperyalizmi Üzerine Bir Analiz

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail'in İran'a karşı başlattığı ortak askerî operasyon, yalnızca bölgesel güç dengelerini sarsmakla kalmamış, aynı zamanda küresel egemenlik anlayışının dönüşümünü gözler önüne seren bir kırılma noktası olmuştur. İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ve üst düzey askerî-siyasi kadronun nokta operasyonlarla ortadan kaldırılması, bu savaşın klasik caydırıcılık ya da rejim değişikliği hedeflerinden çok daha farklı bir amaca hizmet ettiğini göstermektedir. Operasyonun zamanlaması, kullanılan söylem ve eş zamanlı psikolojik müdahaleler bir arada değerlendirildiğinde, hedefin İran'ı askeri olarak yenmek değil, bölgesel bir özne olarak işlevsiz kılmak olduğu açıkça görülmektedir. Bu süreç, yönetimsizlik olarak adlandırılan ve mekânın parçalanması ile siyasal istikrarsızlığın yönetim aracına dönüştürülmesini temel alan yeni emperyal stratejiyle uyumludur.

Rejim Değişikliği Maskesi ve Dekapitasyon Stratejisi

2026 saldırısı, kamuoyuna İran'ın nükleer kapasitesini sınırlama veya halkı baskıcı yönetimden kurtarma söylemiyle sunulmuştur. Ancak operasyonun doğası, klasik rejim değişikliği girişimlerinden belirgin biçimde ayrılır. Trump ve Netanyahu'nun saldırıyla eş zamanlı olarak İran halkını sokağa çağırması, askerî müdahale ile toplumsal çözülmeyi aynı anda üretmeyi hedefleyen hibrit bir stratejiyi işaret etmektedir.

Saldırı öncesinde yürütülen diplomatik görüşmelerin seyrinde de bu eğilim kendini göstermiştir. İran'ın uranyum stoklarını sınırlandırma önerileri, müzakere zemini yaratmaktan çok zaman kazanmak için bir araç olarak kullanılmış; diplomasi, çözüm üretmek yerine operasyon için uygun koşulları hazırlamıştır. CIA'in uzun süreli takip faaliyetleri, savaşın ani bir kriz sonucu değil, önceden planlanmış bir dekapitasyon operasyonu olduğunu ortaya koymaktadır.

Buradaki temel amaç yeni bir yönetim kurmak değil, devletin karar alma kapasitesini felce uğratmaktır. Reformist ya da muhafazakâr ayrımı gözetilmeksizin tüm siyasal elitin hedef alınması, İran'da yönetilebilir bir boşluk yaratmayı amaçlayan modern müdahale biçiminin göstergesidir. Yeni emperyal strateji artık dost rejimler inşa etmekten çok, işlevsiz ama müdahaleye açık siyasal alanlar yaratmaya yönelmiştir.

Yönetimsizlik ve Düzensizlik Emperyalizmi

Yönetimsizlik yaklaşımı, modern emperyalizmin doğrudan işgal yerine kontrol edilebilir düzensizlik üretme eğilimini anlamamıza olanak tanır. Bu modele göre savaşın amacı toprak kazanmak değil, siyasal zamanı krizlere bölmek ve mekânı küçük, rekabet halindeki yönetim alanlarına ayırmaktır.

Netanyahu'nun İran halkına ulusal kimlik üzerinden değil Persler, Kürtler, Azeriler, Beluçlar ve Ahvaziler olarak hitap etmesi, yalnızca askerî bir söylem değil, mekânsal parçalanma stratejisinin ideolojik zeminini oluşturmaktadır. Ulusal bütünlüğün çözülmesi, devlet egemenliğinin doğrudan işgal olmadan zayıflatılmasını mümkün kılar.

İran şehirlerine yönelik yoğun altyapı saldırıları da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Okulların, enerji sistemlerinin ve sivil alanların hedef alınması, yalnızca askeri baskı değil, toplumsal düzenin sürdürülebilirliğini kırmayı amaçlamaktadır. Gazze ve Lübnan'da uygulanan seviyeleme politikasının İran'a taşınması, düzen kurmak yerine yönetilebilir kaos üretme anlayışının genişlediğini gösterir. Böylece devlet yerine birbirleriyle rekabet eden kırılgan bölgesel yapılar ortaya çıkar.

Netanyahu'nun Bölgesel Vizyonu ve Etnik Mühendislik

Netanyahu yönetimi için İran, İsrail'in bölgesel üstünlüğü önündeki son sistemik engel olarak görülmektedir. Bu nedenle hedef yalnızca askeri kapasiteyi zayıflatmak değil, İran'ın siyasal bütünlüğünü aşındırmaktır.

Uzun süredir yürütülen medya ve dijital propaganda faaliyetleri, İran toplumunu rejimden ayrıştırmayı amaçlıyordu. 2026 operasyonu ile bu strateji yeni bir boyut kazanarak etnik kimliklerin siyasal mobilizasyon aracı hâline getirilmesini hedeflemiştir. Mikro-milliyetçiliklerin teşvik edilmesi, ulus-devlet yapısını içeriden çözmeye yönelik modern bir yeniden haritalandırma girişimi olarak okunabilir.

Bu durum, küresel ölçekte gözlemlenen daha geniş bir eğilimle de örtüşmektedir. Kapitalist sistemin erken dönemlerinde yalnızca sömürgeleştirilmiş toplumlara uygulanan güvencesizlik ve kaynak el koyma pratikleri, günümüzde daha geniş coğrafyalara yayılmaktadır. İran'ın enerji kaynaklarının güvenlik ve istikrar söylemleri altında kontrol altına alınması, bu yeni sömürgeci mantığın somut örneklerinden biridir.

Bölgesel Düzenin Çözülmesi ve Ağsal Egemenlik

İran'a yönelik savaş, klasik devletler arası ittifak ilişkileriyle açıklanabilecek bir süreç değildir. Bölgesel düzenin bilinçli biçimde çözülmesine yönelik daha geniş bir egemenlik mantığını ortaya koymaktadır. Amaç, yeni ve istikrarlı bir güvenlik mimarisi kurmak yerine merkezi güçlerin ortaya çıkmasını engelleyecek kırılganlık alanları yaratmaktır.

Bu bağlamda oluşan ittifak ağları (İsrail, Hindistan, Somaliland), geleneksel askeri bloklardan farklı olarak sabit sınırlar veya kalıcı siyasi birlikler kurmaz. Yeni emperyal müdahale biçimi, egemenliği tek bir merkezde toplamak yerine çoklu güvenlik, teknoloji, enerji ve lojistik ağları içerisinde dağıtır. Böylece bölge, doğrudan işgal gerekmeksizin dış müdahaleye sürekli bağımlı hâle gelir.

Hexagon/Altıgen gibi jeopolitik tasavvurlar, genişleme projelerinden çok mekânsal sürekliliği parçalama teknikleri olarak işlev görür. Egemenlik artık toprak kazanımıyla değil, devletlerin karar alma kapasitesinin aşındırılmasıyla tesis edilmektedir. Bölgesel güçlerin ortadan kaldırılması, yeni güçler kurmak için değil, hiçbir aktörün hegemonik bütünlük kuramayacağı kalıcı bir düzensizlik alanı yaratmak içindir.

Müdahale Değil Süreklileştirilmiş Kriz

İran savaşı, çağdaş emperyal müdahalelerin artık belirli siyasi hedefler peşinde olmadığını göstermektedir. Rejim değişikliği söylemi, askeri operasyonların meşruiyet üretme aracına dönüşmüştür. Asıl dönüşüm, savaşın sonuç üretmek yerine kriz üretme kapasitesi üzerinden değerlendirilmesidir.

Düzensizlik emperyalizmi açısından başarı, düşmanın tamamen yenilmesinden ziyade ekonomik, siyasal ve toplumsal istikrarsızlığın süreklilik kazanmasıdır. Enerji hatlarının tehdit altında olması, ticaret akışlarının kesintiye uğraması ve güvenlik risklerinin yayılması, müdahalenin başarısızlığı değil, işleyiş biçimidir.

Bu modelde savaş, sona erdirilmesi gereken geçici bir durum olmaktan çıkar ve küresel yönetimin kalıcı aracına dönüşür. Sürekli kriz ortamı, askeri varlığın, güvenlik anlaşmalarının ve ekonomik yeniden yapılandırma projelerinin meşrulaştırılmasını sağlar. Güç, doğrudan kontrol yerine bağımlılık yoluyla yeniden tanımlanır.

Direniş, Kimlik ve Düzensizlik Paradoksu

Düzensizlik emperyalizminin temel varsayımı, toplumsal bütünlüklerin dış müdahale karşısında çözülmesidir. Ancak tarihsel deneyimler, yoğun dış baskının çoğu zaman beklenen parçalanmayı değil, aksine yeni kolektif kimlikleri ortaya çıkardığını gösterir.

İran örneğinde dış saldırı, rejim tartışmalarını ikincil hâle getirerek siyasal topluluğun varoluşsal savunusu etrafında yeniden örgütlenme olasılığı yaratmaktadır. Bu, modern müdahale stratejilerinin yapısal çelişkisini gözler önüne serer: Devleti zayıflatmayı amaçlayan şiddet, toplumun siyasal dayanıklılığını güçlendirebilir.

Düzensizlik emperyalizmi mutlak kontrol üretmez; aksine uzun süreli asimetrik çatışmalar ve yaygın istikrarsızlık doğurur. Müdahale edilen coğrafya yalnızca parçalanmakla kalmaz, aynı zamanda küresel sistem için öngörülemez bir risk alanına dönüşür.

Yeni Emperyalizmin Deney Alanı Olarak İran

2026 İran savaşı, modern emperyalizmin dönüşümünü açıkça gözler önüne sermektedir. Amaç doğrudan işgal değil; devlet kapasitesinin zayıflatılması, toplumsal bütünlüğün çözülmesi ve yönetilebilir düzensizlik alanlarının oluşturulmasıdır. İran'ın etnik temelde parçalanması yönündeki söylemler, bölgesel hegemonya arayışı ile küresel güç rekabetinin kesişim noktasında yer almaktadır.

Böylece İran, yalnızca bir savaş sahası değil, yeni emperyal müdahale biçimlerinin test edildiği bir model alanı hâline gelmektedir. Ancak bu stratejinin uzun vadede bölgesel istikrarsızlığı derinleştirmesi, kitlesel göç hareketlerini hızlandırması ve küresel sistemi daha kırılgan hâle getirmesi kaçınılmaz görünmektedir.