Avrupa Birliği (AB), kurucu değerleri arasında insan hakları, hukukun üstünlüğü ve uluslararası hukukun evrensel uygulanmasını saymaktadır. Ne var ki, Gazze'de süregelen soykırım ve Siyonist şiddetin uluslararası hukuku ihlal eden politikaları karşısında AB'nin tutumu, bu değerlerle derin bir çelişki içindedir. AB'nin işgalci İsrail ile imzaladığı Ortaklık Anlaşması'nın askıya alınmaması, bir milyonu aşkın Avrupalı vatandaşın imzaladığı girişimlere rağmen İsrail'e karşı somut adım atılmaması; aksine Siyonist rejimle iş birliğinin devam etmesi ve Brüksel bürokratlarının İsrail lobisiyle sürdürdüğü yapısal ilişkiler; AB'nin söylemi ile pratiği arasındaki uçurumu giderek derinleştirmektedir. AB'nin İsrail yanlısı tutumunun ardında tarihsel, ekonomik ve kurumsal dinamikler yatmaktadır.
Tarihsel Hafıza ve Kimlik Politikası
AB'nin İsrail politikasını anlayabilmek için her şeyden önce Avrupa'nın kırık tarihsel belleğinin ele alınması gerekmektedir. İkinci Dünya Savaşı'nın ve Holokost'un yarattığı derin suçluluk duygusu, özellikle Almanya'nın dış politikasını şekillendiren yapısal bir unsur olmaya devam etmektedir. Bu anlamda Almanya, İkinci Dünya Savaşı ve Holokost tarihi nedeniyle İsrail'e sırtını dönememekte, Holokost'un borcunu İsrail ne yaparsa yapsın onu destekleyerek ödemektedir. Dolayısıyla Holokost'un yarattığı kültürel anlatı ve Almanya'ya yüklenen bu tarihsel yük, Almanya'nın İsrail'e yönelik her türlü eleştiriyi refleksif biçimde antisemitizm olarak nitelendirmesine ve AB karar alma mekanizmasında de facto bir veto gücü olarak işlev görmesine yol açmaktadır. Nitekim Alman Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İspanya'nın Ortaklık Anlaşması'nın askıya alınması yönündeki talebini “uygunsuz” bularak reddetmiştir. Bu tutum, tarihsel travmanın dönüştürücü bir etik sorumluluğa değil, siyasi bir felce dönüştürüldüğünün somut bir göstergesidir.
Öte yandan, İrlanda ve İspanya gibi ülkeler Filistin meselesini kendi sömürgecilik karşıtı tarihleri üzerinden okuyarak bambaşka bir perspektif sunmaktadır. İrlanda'nın İngiliz sömürgeciliğiyle olan tarihsel deneyimi, Filistinlilere yönelik derin bir dayanışma duygusunu beslemektedir. Bu çoğulcu tarihsel okuma, AB içinde yapısal bir gerilim üretmekte; üye devletlerin ortak bir tutum geliştirmesini engellemektedir. Sonuç olarak tarihsel hafıza, evrensel insan hakları ilkelerinin tutarlı biçimde uygulanmasının önündeki en kalın duvarlardan birini oluşturmaktadır.
Ekonomik Çıkarlar ve Kurumsal Lobicilik
AB'nin eylemsizliğini yalnızca tarihsel dinamiklerle açıklamak yetersiz kalmaktadır. Nitekim AB'nin Siyonizm ile yakın dirsek temasının arkasında ekonomik çıkarlar ve kurumsal lobicilik de en az tarihsel hafıza kadar belirleyicidir. AB-İsrail Ortaklık Anlaşması kapsamında 2024 yılındaki ikili ticaret hacmi 42,6 milyar Euro'ya ulaşmış olup AB, İsrail'in tartışmasız en büyük ticaret ortağı haline gelmiştir. Anlaşmanın kısmi askıya alınması halinde yaklaşık 5,8 milyar Euro değerinde İsrail ihracatı doğrudan etkilenecektir. Bunun ötesinde, İsrail'in teknoloji sektörü ve bilimsel araştırma altyapısı büyük ölçüde AB finansmanına dayanmaktadır; Horizon Europe programı bu bağımlılığın en somut örneğidir.
Ekonomik bağların bu denli derin olduğu bir ortamda, İsrail yanlısı lobi kuruluşlarının Brüksel bürokrasisine nüfuz etmesi şaşırtıcı değildir. AB'nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika Direktörü Hélène Le Gal'ın, Elnet European Leadership Network isimli İsrail yanlısı kuruluşla “stratejik diyalog” toplantısı düzenlemeyi kabul ettiği ortaya çıkmıştır. Öte yandan Elnet'in, 23 yıl Mossad bünyesinde çalışmış Eyal Hulata'yı NATO karargâhına taşımaktan çekinmediği de belgelenmiştir. Bu tablo, kurumsal lobiciliğin AB'nin resmi söylemiyle nasıl çeliştiğini açıkça göstermektedir. Gizlilik koşuluyla düzenlenen “stratejik diyalog” toplantıları, kamuoyunun denetiminden kaçırılan kritik kararların alındığı alanlar hâline gelmektedir. Dolayısıyla Brüksel bürokratlarının gerçek anlamda hukuk, normlar, insani değerler gibi kırmızı çizgileri olmadığı; yalnızca İsrail savunucuları için serdikleri kırmızı halıları olduğu ifade edilebilir.
Karar Alma Mekanizmalarının Kilitlenmesi ve Demokratik Meşruiyet Krizi
AB'nin kurumsal yapısı, küçük azınlıkların büyük çoğunluğu fiilen bloke edebildiği bir sistem üretmektedir. Ortaklık Anlaşması'nın tam olarak askıya alınması için 27 üye devletin oybirliği gerekmekte; ticari düzenlemelerin kısmi askıya alınması içinse nüfusun yüzde 65'ini temsil eden en az 15 ülkenin onayına ihtiyaç duyulmaktadır. Almanya ve İtalya'nın karşı çıkması, bu eşiğin aşılmasını pratikte olanaksız kılmaktadır. Bu yapısal kilitleme, demokratik meşruiyet açısından derin bir sorun yaratmaktadır. Bir yanda “Filistin için Adalet” Avrupa Vatandaşları Girişimi'ni imzalayan 1,1 milyondan fazla Avrupalı, 350'yi aşkın eski diplomat ve 60'tan fazla insan hakları örgütü; diğer yanda siyasi ve ekonomik hesaplarını ön planda tutan birkaç büyük üye devlet bulunmaktadır. AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas'ın, üye devletler arasındaki çoğunluk eksikliğini gerekçe göstererek kaçındığı bu tartışma, kurumun kendi demokratik meşruiyet krizini ne denli derin yaşadığını gözler önüne sermektedir.
İspanya, İrlanda ve Slovenya'nın Ortaklık Anlaşması'nın gündeme alınması için ortak mektup göndermesi; Belçika ve İsveç'in bu çabaya katılması, İtalya'nın ise İsrail ile savunma anlaşmasını askıya alması — tüm bu gelişmeler, AB'nin kendi içinde giderek belirginleşen bir kutuplaşmayla karşı karşıya olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla AB'nin kurumsal mekanizması içinde aşağıdan yukarıya bir baskı mekanizması fiilen işlemeye başlamıştır: Avrupa'nın sivil toplumu, akademik kurumları ve bir kesim siyasi aktörler, Brüksel'in bürokratik çıkmazlarını devre dışı bırakarak bağımsız adımlar atmaktadır.
Bununla birlikte dil politikasındaki dönüşüm de dikkat çekicidir. “Yasa dışı yerleşim” gibi uluslararası hukukça bir savaş suçu olarak tanımlanan kavramların “arazi el koyması” şeklinde yumuşatılması; sistematik şiddet ve siyasi baskının yalnızca “insani durum” olarak çerçevelenmesi; bilinçli siyasi bir söylem inşasının parçasıdır. Bu dil tercihleri, hesap verebilirliği etkisizleştirmeye ve siyasi meseleyi depolitize etmeye yönelik işlevsel bir strateji olarak değerlendirilmelidir.
Sonuç olarak AB'nin İsrail yanlısı tutumu, birbirini besleyen üç temel dinamiğin ürünüdür: Holokost'un gölgesinden çıkamayan ve bu tarihsel yükü evrensel insan hakları sorumluluğuna dönüştüremeyen ulusal kimlik politikaları; derin ekonomik bağlar ve İsrail yanlısı lobilerin Brüksel bürokrasisine kurumsal nüfuzu; son olarak da küçük azınlıkların büyük çoğunluğu fiilen engellediği karar alma mekanizmaları. Birliğin söylemi ile pratiği arasındaki bu uçurum, yalnızca siyasi bir tutarsızlık değil; Avrupa'nın demokratik meşruiyet krizinin de göstergesidir. Belki de en önemli kırılma noktası şuradadır: Avrupa kamuoyu artık bu çelişkiye gözlerini yumamamaktadır.