İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'nin şubat ayının sonlarında İran'a yönelik başlattıkları uluslararası hukuku çiğneyen, sivilleri de hedef alan son saldırıları, yalnızca askeri hedeflere yönelik sınırlı saldırılar değildir. Bu saldırılar, İsrail'in son yıllarda geliştirdiği ve Gazze'de ‘olgunlaştırdığı' yeni savaş doktrininin bölgesel ölçekte genişletilmesi anlamına gelmektedir. Gazze'de Hamas'a karşı yürütülen savaş, Lübnan'da Hizbullah'a yönelik operasyonlar ve nihayetinde İran'a karşı başlatılan saldırılar, İsrail'in bölgedeki direniş eksenini askeri, siyasi ve toplumsal düzeyde yeniden şekillendirmeye çalıştığını göstermektedir. Bu bağlamda İran'a yönelik saldırıların amacı, yalnızca askeri tesisleri vurmak veya kısa vadeli caydırıcılık üretmek değildir. Asıl hedef, İran'ın bölgesel kapasitesini aşındırmak, nükleer programını geriletmek, askeri altyapısını zayıflatmak ve Tahran'ı müzakere masasında daha kırılgan bir konuma itmek olarak görünmektedir. Ancak bu stratejinin temelinde daha karmaşık bir mantık yatmaktadır. İsrail'in askeri doktrini tarihsel olarak düşmanını tamamen ortadan kaldırmayı değil, onu yönetilebilir bir tehdit seviyesinde tutmayı amaçlamıştır. Eleştirel güvenlik çalışmaları perspektifinden bakıldığında, güvenlikleştirme süreçlerinin sürdürülebilmesi için belirli bir “tehdit figürünün” varlığı gereklidir. Bu nedenle İsrail'in İran politikasını yalnızca rejim değişikliği hedefiyle açıklamak yetersiz kalmaktadır. Bir haftayı aşan yoğun saldırılara rağmen İran devlet yapısının ayakta kalması, toplumun önemli bir kesiminin dış saldırılar karşısında rejim etrafında konsolide olması ve ülkede güçlü bir alternatif muhalefetin bulunmaması, dış müdahaleyle hızlı bir rejim değişikliğinin oldukça düşük ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu nedenle İsrail ve ABD'nin gerçekçi hedefi, İran rejimini devirmekten ziyade onu dönüştürmek, askeri ve bölgesel kapasitesini sınırlamak ve davranış kalıplarını yeniden şekillendirmek olarak okunmalıdır.
Gazze'den İran'a Uzanan Yeni Savaş Modeli
İsrail'in İran'a yönelik saldırılarını anlamak için son iki yılda Gazze'de ortaya çıkan savaş modelini incelemek gerekmektedir. Gazze savaşı, İsrail'in klasik “Dahiye Doktrini” olarak bilinen yaklaşımının daha sert ve süreklilik arz eden bir versiyonuna dönüşmesini sağlamıştır. Dahiye doktrini, temel olarak bir direniş hareketinin yalnızca askeri kanadını değil, onun toplumsal altyapısını da hedef almayı öngörüyordu. 2006 Lübnan savaşında Beyrut'un Dahiye bölgesinin büyük ölçüde yıkılmasıyla sembolleşen bu yaklaşım, direniş örgütlerini destekleyen toplumları kolektif cezalandırma mantığına dayanıyordu. Ancak Gazze'de uygulanan strateji bu doktrinin yeni bir aşamaya geçtiğini göstermiştir. Artık amaç yalnızca direniş örgütlerinin kapasitesini belirli aralıklarla zayıflatmak değil, onların içinde faaliyet gösterdiği toplumsal ve fiziksel altyapıyı kalıcı biçimde parçalamaktır. Gazze'de altyapının sistematik biçimde yok edilmesi, sağlık sisteminin çökertilmesi, gıda ve enerji akışının kesilmesi gibi uygulamalar, savaşın hedefinin yalnızca askeri değil aynı zamanda toplumsal olduğunu ortaya koymuştur. İran'a yönelik saldırılar bu modelin daha geniş bir coğrafyaya taşındığını göstermektedir. İran'daki askeri tesislerin, bilimsel altyapının ve kritik stratejik noktaların hedef alınması, İsrail'in yalnızca anlık caydırıcılık üretmeye değil, İran'ın uzun vadeli stratejik kapasitesini aşındırmaya çalıştığını göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında Gazze'de geliştirilen savaş modeli üç temel unsur içermektedir: askeri kapasitenin sistematik biçimde aşındırılması, toplumsal dayanıklılığın kırılması ve uzun süreli bir baskı rejimi kurulması. İran'a yönelik saldırılar da bu üçlü stratejinin bölgesel ölçekte uygulanmasının bir örneği olarak değerlendirilebilir.
Rejim Değişikliği Söylemi
ABD ve İsrail liderlerinin son dönemde İran'da rejim değişikliğine ilişkin yaptığı açıklamalar, siyasi söylem düzeyinde oldukça dikkat çekicidir. Özellikle ABD'de Donald Trump'ın İran'da yeni liderliği kendisinin belirlemek istediğine yönelik ifadeleri, bu söylemin en çarpıcı örneklerinden biri olarak öne çıkmıştır. Ancak bu tür açıklamaların sahadaki gerçeklikle büyük ölçüde örtüşmediği görülmektedir. İran uzmanlarının aktardığı bilgiler ve analizler ışığında İran gibi güçlü devlet kapasitesine sahip, geniş bir güvenlik aygıtı bulunan ve uzun süredir dış baskı altında yaşamaya alışmış bir ülkede dış müdahaleyle hızlı bir rejim değişikliği gerçekleştirmek oldukça zor olduğu ifade edilebilir. İran devletinin son kırk yılda karşılaştığı yaptırımlar, askeri baskılar ve diplomatik izolasyon politikaları, rejimin dayanıklılığını artıran bir tür kurumsal adaptasyon üretmiştir. Bu nedenle dış saldırılar çoğu zaman rejimin zayıflamasından ziyade iç konsolidasyonunu güçlendiren bir etki yaratmaktadır. Son haftalarda yaşanan gelişmeler de bu durumu doğrulamaktadır. Bir haftayı aşan yoğun saldırılara rağmen İran devlet mekanizmasının işlevini sürdürmesi, askeri yapının çökmemesi ve toplumun geniş kesimlerinin dış saldırılar karşısında rejim etrafında birleşmesi, dış müdahale yoluyla rejim değişikliğinin ne kadar zor olduğunu göstermektedir.
Ayrıca İran içinde rejimi devirebilecek ölçekte örgütlü ve güçlü bir alternatif muhalefetin bulunmaması da bu ihtimali daha da zayıflatmaktadır. İran muhalefeti parçalı bir yapıya sahiptir ve önemli bir bölümü ülke dışında faaliyet göstermektedir. Bu durum, dış müdahaleyle iktidar değişimini mümkün kılabilecek güçlü bir siyasi alternatifin oluşmasını engellemektedir. Dolayısıyla ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının temel amacı rejimi devirmekten ziyade onu dönüştürmek olarak değerlendirilmelidir. Bu dönüşüm stratejisi, İran'ın askeri kapasitesinin zayıflatılması, nükleer programının geriletilmesi ve bölgesel politika tercihlerinin yeniden şekillendirilmesi gibi hedefleri içermektedir.
Askeri Kapasiteyi Zayıflatma ve Bölgesel Politikanın Dönüştürülmesi
İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının merkezinde, İran'ın askeri kapasitesini sistematik biçimde aşındırma hedefi bulunmaktadır. Bu strateji, yalnızca İran'ın doğrudan askeri gücünü değil, aynı zamanda bölgesel nüfuz ağlarını da hedef almaktadır. İran'ın Ortadoğu'daki etkisi büyük ölçüde vekil aktörler üzerinden şekillenmektedir. Lübnan'da Hizbullah, Yemen'de Husiler, Irak'ta çeşitli Şii milis grupları ve Suriye'deki askeri varlık, İran'ın bölgesel stratejisinin temel unsurlarını oluşturmaktadır. İsrail'in son dönemde bu aktörlere yönelik saldırıları artırması, İran'ın bölgesel ağlarını parçalamaya yönelik bir stratejinin parçası olarak okunabilir. Bu bağlamda İsrail'in Lübnan'daki saldırıları özel bir önem taşımaktadır. Ateşkes anlaşmalarına rağmen Hizbullah hedeflerinin ve Lübnanlı sivillerin vurulması, İsrail'in uluslararası hukuku göz ardı eden bir saldırı modelini sistematik biçimde uyguladığını göstermektedir.
Benzer bir durum Gazze'de de görülmektedir. Ateşkes süreçlerine rağmen İsrail'in istediği zaman saldırılar düzenleyebilmesi, savaşın yalnızca askeri bir çatışma değil aynı zamanda sürekli bir baskı mekanizması olarak kurgulandığını ortaya koymaktadır. Bu durum, İsrail'in bölgedeki askeri stratejisinin giderek daha esnek ve süreklilik arz eden bir karakter kazandığını göstermektedir. Savaş artık belirli bir başlangıç ve bitiş noktası olan klasik bir çatışma biçiminden ziyade, sürekli bir baskı ve aşındırma sürecine dönüşmektedir. İran'a yönelik saldırılar da bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirilebilir. Amaç, İran'ın askeri kapasitesini tamamen yok etmek değil, onu sürekli baskı altında tutarak stratejik hareket alanını daraltmaktır. Böylece İran'ın nükleer programı, bölgesel ittifakları ve askeri kapasitesi zaman içinde aşındırılabilir.
Bu stratejinin nihai hedefi ise İran'ı askeri olarak zayıflatılmış ve diplomatik olarak daha kırılgan bir konuma getirmektir. Böyle bir senaryoda İran'ın müzakere masasına daha dezavantajlı bir pozisyonda oturması ve bölgesel politikalarını yeniden şekillendirmesi beklenmektedir.
Sonuç olarak İsrail'in İran'a yönelik saldırıları, yalnızca kısa vadeli askeri operasyonlar olarak değil, daha geniş bir bölgesel stratejinin parçası olarak değerlendirilmelidir. Gazze'de ortaya çıkan yeni savaş modeli, Lübnan ve İran gibi farklı coğrafyalara taşınarak İsrail'in bölgedeki direniş eksenini sistematik biçimde zayıflatmayı hedeflemektedir.
Ancak bu stratejinin temel amacı İsrail ve ABD'nin ‘düşmanı' olan İran'daki rejimi tamamen ortadan kaldırmak değildir. Eleştirel güvenlik çalışmaları perspektifinden bakıldığında, tehdit figürünün tamamen ortadan kalkması güvenlikleştirme süreçlerinin devamını zorlaştırabilir. Bu nedenle İsrail'in İran politikasını düşmanı yok etmeye yönelik bir stratejiden ziyade onu dönüştürmeye ve yönetilebilir bir tehdit seviyesinde tutmaya yönelik bir yaklaşım olarak okumak daha isabetli olacaktır. Son haftalarda yaşanan gelişmeler de bu yorumu desteklemektedir. Yoğun saldırılara rağmen İran rejiminin ayakta kalması, toplumun önemli bir kesiminin dış saldırılar karşısında rejimi desteklemesi ve güçlü bir alternatif muhalefetin bulunmaması, hızlı bir rejim değişikliğinin oldukça düşük ihtimal olduğunu göstermektedir. Bu nedenle İsrail ve ABD'nin gerçekçi hedefi, İran rejimini devirmekten ziyade onu askeri, siyasi ve bölgesel düzeyde dönüştürmek olarak görünmektedir. İran'ın askeri kapasitesinin zayıflatılması, nükleer programının sınırlandırılması ve bölgesel nüfuz ağlarının parçalanması, bu stratejinin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla İsrail'in İran'a yönelik saldırıları, yalnızca iki devlet arasındaki bir çatışmanın değil, Ortadoğu'daki güç dengelerini yeniden şekillendirmeye yönelik daha geniş bir stratejik mücadelenin parçası olarak görülebilir. Bu mücadele, yalnızca askeri değil aynı zamanda siyasi, toplumsal ve ideolojik boyutları olan uzun süreli bir bölgesel rekabetin yeni aşamasını temsil etmektedir.