Yemen Krizinde Körfez’in Yol Ayrımı ve Yeni Bloklaşma

Yemen Krizinde Körfez’in Yol Ayrımı ve Yeni Bloklaşma

2015'teki Husi darbesi ile yapısal bir krize sürüklenen Yemen'de 2025 sonu ve 2026 başında yaşanan gelişmeler, yalnızca bu ülkenin iç siyasal dengelerine ilişkin bir kırılmayı değil, Ortadoğu'nun genel güvenlik mimarisinde daha derin ve yapısal bir dönüşümü yansıtmaktadır. Özellikle Suudi Arabistan'ın Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Güney Geçiş Konseyi'ne (GGK) karşı doğrudan askerî güç kullanması, on yılı aşkın süredir Yemen sahasında örtük biçimde bir arada yürüyen iki farklı bölgesel stratejinin artık birlikte sürdürülemez hale geldiğini göstermiştir. Bu kırılma, Yemen'i aşan sonuçlar üretmekte; bölgesel düzen, ittifaklar ve devlet kavrayışları açısından yeni bir safhaya işaret etmektedir. Bu bağlamda Yemen, giderek “yerel bir iç savaş alanı” olmaktan çıkmakta; parçalı egemenlikler, vekil aktörler ve devletsizleştirme projeleri üzerinden yürütülen rekabetin test edildiği bir jeopolitik laboratuvara dönüşmektedir. Suudi Arabistan'ın Mukalla Limanı'ndaki son hamlesi ise bu laboratuvarda yeni bir eğilimin güç kazandığını ortaya koymaktadır: Devlet bütünlüğünü, sınır güvenliğini ve merkezî egemenliği önceleyen aktörlerin, parçalı ve vekil temelli düzen tasarımlarına karşı daha açık ve sert bir tutum almaya başlaması. Bu eğilim, yalnızca Riyad'ın pozisyonunu değil; Türkiye başta olmak üzere Pakistan ve Mısır gibi bölgesel aktörlerin uzun süredir savunduğu “devletçi istikrar” vizyonunu da güçlendirmektedir.

Yemen'de Parçalı Egemenlikten Açık Güç Mücadelesine

Yemen'deki mevcut tabloyu anlamak için, ülkenin fiilen bölünmüş egemenlik yapısını merkeze almak gerekiyor. Kuzeyde Husiler, Sana merkezli bir yönetim sistemi ve askerî kapasite ile devlet benzeri bir yapı kurmuş durumdadır. Güneyde ise Aden ve çevresinde GGK, BAE desteğiyle ayrılıkçı bir siyasal-askerî proje yürütmektedir. Doğu Yemen'de yer alan Hadramut ve el-Mehra gibi bölgeler ise hem Yemen'in ekonomik geleceği hem de Suudi Arabistan'ın doğrudan sınır güvenliği açısından kritik bir alan teşkil etmektedir. Son kriz, tam da bu üçüncü alanın kontrolüne ilişkin bir çatışmadan doğmuştur. GGK'nın Hadramut ve el-Mehra'da fiilî hâkimiyet kurma girişimi, Suudi Arabistan tarafından Yemen içi bir güç mücadelesi olarak değil, ulusal güvenliğe yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu algı, Riyad'ın ilk kez açık biçimde BAE destekli bir yapıyı hedef almasına yol açmıştır. Böylece Yemen sahasında uzun süredir örtük kalan Suudi–BAE rekabeti, açık bir güç mücadelesine dönüşmüştür. Bu noktada dikkat çekici olan husus, Suudi Arabistan'ın Yemen politikasında yaşadığı zihinsel dönüşümdür. Riyad, uzun süre boyunca Yemen'deki parçalı yapıları “yönetilebilir istikrarsızlık” çerçevesinde tolere etmiş; GGK'yı da bu denklemin bir unsuru olarak kabul etmiştir. Ancak son gelişmeler, bu yaklaşımın terk edildiğini göstermektedir. Parçalı egemenliklerin, bir noktadan sonra merkezî devletler için doğrudan güvenlik tehdidine dönüşebileceği kabul edilmiştir. Yemen'in güneyinde BAE bağlantılı, yarı-devletçi bir yapının kalıcılaşması, Suudi Arabistan açısından Lübnan'daki Hizbullah deneyimine benzer bir stratejik risk üretme potansiyeli taşımaktadır.

Suudi Arabistan–BAE Ayrışması

Bu bağlamda sıkça sorulan “Suudi Arabistan–BAE ittifakı çöktü mü?” sorusu, aslında daha derin bir sorunun üzerini örtmektedir. Burada çöken şey, iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerden ziyade, Yemen savaşının başında varsayılan ortak stratejik mantıktır. Suudi Arabistan ve BAE, Yemen'e aynı amaçla değil, aynı anda girmiştir. Riyad için öncelik, sınır güvenliği ve Husilerin geriletilmesiyken; Abu Dabi için Yemen, limanlar, adalar ve deniz ticaret yolları üzerinden nüfuz inşa edilecek bir jeoekonomik ve jeostratejik alan olarak görülmüştür.

Bu iki yaklaşım, Husilere karşı yürütülen askerî mücadele sırasında geçici olarak örtüşebilmiştir. Ancak savaş uzadıkça ve Husilerle fiilî bir denge oluşmaya başladıkça, BAE'nin ayrılıkçı ve vekil temelli stratejisi Suudi Arabistan için giderek daha sorunlu hale gelmiştir. GGK'nın bağımsızlık yönündeki adımları ve dış politika tercihlerine ilişkin verdiği sinyaller, Riyad açısından bu yapının artık kontrol edilebilir bir müttefik olmaktan çıktığını göstermiştir. Bu nedenle Suudi Arabistan'ın son müdahalesi, BAE'ye yönelik bir “taktik uyarı” değil, Yemen'de vekil aktörler üzerinden düzen kurma yaklaşımına karşı stratejik bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Riyad, açık biçimde, sınırlarının hemen güneyinde yarı-devletçi, dış bağlantılı ve kendi ajandasına sahip bir yapıyı tolere etmeyeceğini ilan etmiştir. Bu tutum, Körfez'de uzun süredir sessiz biçimde biriken rekabetin artık açık bir safhaya geçtiğini göstermektedir.

Devletsizleştirme Karşıtı Eksen

Yemen'de yaşanan bu kırılma, aynı zamanda bölgesel düzeyde daha geniş bir siyasal kümelenmenin güç kazandığına işaret etmektedir. Türkiye ve Suudi Arabistan, farklı tarihsel ve ideolojik arka planlara sahip olmalarına rağmen, son yıllarda Ortadoğu'da ortak bir tehdit algısında yakınlaşmaktadır: Devletleri zayıflatan, egemenliği parçalayan ve vekil yapılar üzerinden sürdürülen “devletsiz vizyonlar”. Türkiye, Suriye, Irak ve Libya tecrübeleri üzerinden, parçalı yapılar ve silahlı vekil aktörlerin uzun vadede yalnızca istikrarsızlık ürettiğini savunmaktadır. Suudi Arabistan ise Yemen deneyimiyle benzer bir sonuca ulaşmıştır. Her iki ülke de bugün, zayıf ama yönetilebilir devletler yerine, merkezî otoriteye sahip, sınırları tanımlı ve egemenlik iddiası olan devletleri tercih etmektedir. Bu yaklaşım, İsrail'in bölgesel düzeyde zaman zaman benimsediği “zayıf komşular” stratejisiyle ve BAE'nin vekil temelli nüfuz modeliyle açık biçimde çelişmektedir. Bu devletçi eksene Pakistan ve Mısır'ın eklemlenmesi de tesadüf değildir. Pakistan, uzun yıllardır devlet dışı silahlı aktörlerin bölgesel güvenliği nasıl aşındırdığını bizzat tecrübe etmiş bir ülkedir. Mısır ise gerek Sina Yarımadası'ndaki güvenlik sorunları gerek Kızıldeniz ve Süveyş hattına ilişkin hassasiyetleri nedeniyle, parçalı ve devletsiz alanların yayılmasına kategorik olarak karşıdır. Yemen'in güneyinde oluşabilecek yarı-devletçi yapılar, Kahire açısından da Kızıldeniz güvenliğini tehdit eden bir senaryoya işaret etmektedir. Bu çerçevede Yemen krizi, Türkiye–Suudi Arabistan ilişkilerinin yalnızca ikili düzeyde değil, daha geniş bir bölgesel vizyon etrafında güçlenmesine katkı sunmaktadır. İki ülke, farklı araçlara ve kapasitelere sahip olsalar da Ortadoğu'nun geleceğine ilişkin benzer bir düzen tasavvurunu paylaşmaktadır: Parçalanmış egemenlikler değil, yeniden inşa edilmiş devletler; vekil savaşları değil, merkezî otoriteler arası denge.

Sonuç olarak Yemen'de yaşananlar, bir iç savaşın yeni evresinden çok daha fazlasını ifade etmektedir. Bu süreç, Körfez'de ittifakların doğasını, Ortadoğu'da egemenlik anlayışını ve bölgesel güçlerin düzen kurma kapasitesini yeniden şekillendirmektedir. Suudi Arabistan–BAE ayrışması, vekil temelli ve parçalı düzen tasarımlarının sınırlarına işaret ederken; Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır gibi aktörlerin öncülük ettiği devletçi vizyonun güç kazandığını göstermektedir. Yemen, bu yeni dönemde yalnızca bir kriz alanı değil, Ortadoğu'nun hangi yönee evrileceğini gösteren stratejik bir eşik olarak okunabilir.