Dava, kısaca dünya görüşü, her insanın mutlu olmak için hedeflediği şeydir. Bu kimisi için bir başarı, kimisi için bir menfaat kimi için de gayret etmektir. Müslümanlar için ise dava, dünya ve ahireti imar etmek yani hem dünya hem de ahirette mutlu olmanın peşine düşmektir. Bu anlamda dava, en geniş anlamda insanın kendiyle ilişkisinden başlayıp çevre ve diğer her şey ile de ilişkisini düzenleyen, gönüllülük esasına dayanıyor olsa da bir takım manevi yaptırımları da içinde taşıyan bir süreçtir. Her insan, kendince davası için yaşar ve sahip olduğu maddi veya manevi birtakım şeyleri bu dava için feda edebilir.
Mevlâ, bizi imtihana tabi tutacağını ifade etmiş bu imtihanın neticesinde kaybedip yahut kazanacağımızı telkin buyurmuştur. Yani aslında tüm bu süreç, insanın kendisi içindir. Fakat diğer taraftan Mevlâ da bizden kulluk beklemektedir. Her ne kadar biz, itikaden, Allah'ın bir şeye muhtaç olmadığına iman etsek de kendisi; kullarından dua ve tövbe beklemekte, kulun günah işlemesine üzülmekte veya kulunu kıskanmakta yahut kulun tövbe etmesi ile sevindiğini ifade buyurmaktadır.
Fakat burada ilk ve önemli olarak ifade etmek istediğimiz hususun, din söz konusu olduğunda, Allah'ın kesinlikle ortak kabul etmediğidir. Peygamberlere iman, imanın şartlarından kabul edilmekle birlikte dinin gerçek sahibinin Allah olduğunu, peygamberlerin de gelip geçici olduğunu birçok ayeti kerime vurgulamakta; hatta peygamberlerin dine kendilerinden bir şey ilave etmeleri durumunda çok şiddetli bir cezaya maruz kalacakları da vurgulanmaktadır:
“Eğer o peygamber (SAV) bizim adımıza bir şeyler uydurmaya kalksaydı, onu kıskıvrak yakalar şah damarını koparırdık. (Hâkka, 44-46)” “Muhammed (SAV) sadece bir peygamberdir. Daha önce de nice peygamber gelip geçmiştir. (Âli İmrân, 144)” “Sen de öleceksin. Onlar da ölecek. (Zümer, 30)”
Bu ayeti kerimelerden hareketle Peygamber SAV'in dindeki konumuna dair çok hassas ve dengeli olmak gerekiyor. Şöyle ki O'na iman etmek imanın şartlarındadır. O'nu sevmek ve O'na saygı göstermek de. Biz dinimizi O'ndan öğrendik. En güzel örneğimiz de O'dur. Lakin din ve dava söz konusu olduğunda davanın tek sahibi Mevlâ Teâlâ'dır. Peygamber SAV de ancak O'nun izin verdiği kadar yetkilidir. Hatta dua ve şefaat konusunda dahi tek yetki, Hak Teâlâ'da olup bunu dilediğine verir, dilediğine de vermez.
Peki Peygamber SAV'in konumu niye hassastır? Burada ilk olarak “miras” meselesi gündeme gelmektedir. Hadisi şeriflerde ilim sahibi insanların (ki alimlik sadece dağınık bilgilere sahip olmaktan ibaret olmayıp, feraset, ahlak, amel ve cesaret gibi birçok şartı da ihtiva etmektedir.) peygamberlerin varisleri olduğu ifade edilse de buradaki veraset; mucize, vahiy ve günahsızlık hususlarında değildir. Burada varislikten kasıt, terbiye ve örnekliktir. Yoksa kimse Peygamberlik makamını işgal edemez.
Diğer taraftan şayet din, Peygamber SAV'in şahsından ibaret olsa idi, o zaman insanlar kendilerine daha yakın buldukları birinin peşinden giderdi. Nitekim Hıristiyanlar böyle yapmıştır ve maalesef bugün geldikleri durum bellidir. Oysa hakikatin ölçüsü, hakikatin kendisidir. Şöyle ki biz, 2+2'nin 4 ettiğini hocamızdan öğreniriz. Ama hocanın buradaki ikna ediciliği, bu bilginin hakikate olan uyumudur. Çok güçlü bir insanın demesiyle ve hatta bir sürü insanın bir araya gelip 2+2'nin 5 ettiğini iddia etmesiyle bu bilgi hakikat olmaz.
Bu mesele peygamberler için bile hassas iken, diğer insanlar için daha net kurallar belirlenmiştir. Biz de birçok bilgiyi büyüklerimizden veya hocalarımızdan aldık. Ama hocalarımız, hakikatin tek ölçüsü olsa idi, onların yanlışlarını gördükçe ya biz de yanlışa düşer ya da onlarda gördüğümüz yanlış tavırlar, bizim de hakikatten uzaklaşmamıza sebep olurdu. Oysaki öncelikli olarak yanlışa itaatin olmadığını beyan etmek gerekiyor. Saygı veya kurallara uymak başka bir şeydir. Fakat yanlışı ifade etmek, imanın asgari şartlarındadır.
Bazı insanların tabiri caizse “kerametlerinin” kendilerinden değil, davalarından veya içinde bulundukları çevreden olduğunu da hatırda tutmak gerekiyor. Hepimiz, birtakım insanların maddi veya manevi yardımına mazhar olduk. Yahut onlardan çok şey öğrendik. Fakat sonra bu insanlar, değişik haller içine girdiler. Biz onlara minnet edecek miyiz? Yoksa onlara mı benzeyeceğiz? Hayır! Asla! Öncelikli olarak birilerinden iyilik gördü isek bunun karşılığında biz de iyilik etmeye devam edeceğiz. Eskiler “Hocayla helallik olmaz. Hocayla helalliğin yolu, öğrendiklerini başkasına da öğretmek ve bu şekilde hocanın da sevabının artmasına vesile olmaktır” derler. İkinci olarak iyiliğe teşekkür gereklidir lakin minnet altında kalarak kendine zulmetmek veya yanlış yapmak zorunda kalmak da meşru değildir.
Peki ya saygı ne olacak? Büyüklerimize ve annemize saygı emredilmiş ve saygısızlık yasaklanmıştır. Lakin İbrahim AS örneği üzerinden gidersek, yanlışa ortak olmak yahut yanlışa engel olmamak, emredilmiş değildir. İbrahim AS, “babacığım” diyerek başladığı hitabı, babasının yanlış yolda olduğunu beyan ederek tamamlamıştır. Bu yüzden sevgi yahut saygı, yanlış veya zarara neden olmamalıdır. Zaten sevgiyi aşktan ayıran da bu hususiyettir. Şöyle ki sevgi, adil ve ölçülü olandır. Hak ve hukuka uygun olmayan yahut ölçüsüz olan ise aşktır. Ahlak kitaplarımızda ilahi olanı hariç aşk, bu yüzden rezillik olarak tanımlanmıştır.
Güzel anlarımız oldu yahut güzel işlerimiz, bunlar ne olacak? Evet birileriyle dostluklarımız olabilir. Ama bunlar da geçicidir. Dünya ve dolayısıyla içindeki her şey fanidir. Kişiler fani olduğu gibi kişiler arası ilişkiler de gelip geçicidir. Dost, düşman olabilir; düşmansa dost. Bu yüzden insanlara karşı daima bir sınır yani hukuk olması emredilmiştir. Evlat ve ebeveyn arasında bile hukuk varsa yani ne ebeveyn evladına ne de evlat ebeveynine istediği gibi davranamıyorsa; diğer ilişkiler, bu ilişkiler kadar güçlü olmadığına göre, onlarda daha fazla hukuka riayet etmek gerekir.
Kişiler ve ilişkiler fani ise kurum ve kuruluşlar da fanidir. Yani bir kurum yıkılabilir yahut işlevini kaybedebilir. “Allah için sevmek ve Allah için buğzetmek” ifadesi tam da bu bağlamı ifade eder. Yani biz Allah rızası için bir anlaşma yapmış olabiliriz. Ama bu anlaşma hükmünü kaybettiğinde artık onu bitirmek gerekir.
İnsanları severek bir şey yapamaz mıyız? Ya da İslam, insanlara hiç mi özgürlük alanı tanımamıştır? Hayır! Asla! Öncelikle din, temelde inançtır. İnanç esasları bellidir. İslam, bazı temel esaslar koymuş olabilir lakin toplumun yahut insanların tasarrufları tamamen dogmatize edilmez yahut sınırlandırılmaz. Diğer taraftan bir insan, sırf birini sevdiği için birtakım eylemlerde bulunabilir yahut yine bu sevgi ile bazı şeylerden vazgeçebilir. Ama bu eylem ya da vazgeçmeler, temel inanç ve değerlerle çelişmemelidir. Mesela bir insan, birini sevdiği için bir yemeği yiyebilir ya da bir zevkinden vazgeçebilir. Ama haram şeyleri yiyemez. Ya da kendini hayatını tehlikeye atacak kadar aç bırakamaz.
Aslında biz inanç olarak, Allah haricindeki herkesin fani olduğunu, hatasızlığın ve kemalin sadece Mevlâ'ya ait olduğunu biliyoruz. E peki niye inanmıyoruz? Bunun ilk sebebi, herkesin kendisi için var ettiği “put”tan vazgeçmek istememesidir. Bu put, bazen menfaat bazen de sosyal uyum adına olabilir. Bazen de alışkanlıklarımızdan vazgeçmek istemeyiz. Zira bunun için cesur ve çalışkan olmak ve bedel ödemeyi göze almak gerekir. Oysa çoğumuz “rahatımız kaçmayacak kadar” dava sahibi olmak isteriz. Diğer taraftan, eski inançlarından vazgeçmemenin bir nedeni de kibirdir. Kibir, acizlikten ve korkaklıktan kaynaklanabilir. Bazen de cehaletten. Oysa bütün dinler, isyanla başlamıştır. Yani her hakikat, kendini ispat etmenin yanında kendi dışındaki tüm hakikatlerin de geçersiz olduğunu iddia etmek ister.
Burada son olarak “devlet” meselesine de değinmek gerekiyor. “Raiyye, yani tebe'a üzerine tasarruf, maslahata menuttur. (Mecelle, 58).” Bu ibareden hareketle yönetimin, sırf yönetmek yahut cihangirlik maksadıyla değil halkın maslahatına yönelik olduğunu söylemek gerekir. Yine devlet, hükümet, şahıs yahut kurumlar değildir. Tabi ki kurumlar ve kişiler korunur. Yine hükümetlerin yetki ve değeri vardır. Fakat devlet temelde, sınırları çizilmiş somut bir şey değil, sınırları tüm kainat olan manevi birlikteliği ve düzeni ifade eden ulvi bir kavramdır. İ'lây-ı kelimetullâh yani hak ve adaleti hakim kılmak, belki de devletin en güzel tanımıdır. Bir başka ifade ile burada da dengeyi esas almak gerekiyor. Özetle ifade etmek gerekirse İslam, nizamsızlığı emretmez yahut düzeni yıkmayı istemez. Yine İslam, güce karşı değildir. Fakat İslam, gücün, hak ve adalete hizmet etmesini; zulüm ve batıla sebep olmamasını, yine ifsat değil de imar etmesini ve ifsatla mücadele etmesini emreder. Bu yüzden son zamanlarda gündeme gelen “anarşist” ya da “devletçi” ideolojiler meşru ve makul değildir. İslam yıkmayı değil ıslah etmeyi tercih etmiş; bu sebeple de Efendimiz SAV, cahiliye döneminin güzel işlerini devam ettirmiştir. Diğer taraftan dinin yani İslam'ın nihai amacı “insan-ı kamil” olmaktır. İmtihan dahil tüm süreçler amaç değil birer araçtır. Bu yüzden kurumlar da toplumun dünya ve ahiret saadeti yani maslahatı içindir. Birer amaç değildir.