Hindistan Başbakanı Narendra Modi'nin Şubat 2026'da gerçekleştirdiği İsrail ziyareti, sıradan bir diplomatik temasın ötesine geçerek iki ülke arasında son on yılda şekillenen ideolojik ve stratejik yakınlaşmanın sembolik zirvesi haline gelmiştir. Ziyaretin son derece görkemli ve canlı bir atmosferde gerçekleşmesi tesadüfi değildir. Aksine bu tablo, Modi'nin İsrail'i modern bir ulus-devlet inşasında kendisi için bir tür siyasal ve kurumsal model olarak görmesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ziyaret, yalnızca devletler arası ilişkilerin değil, aynı zamanda benzeşen siyasal tahayyüllerin de görünür hale geldiği bir noktadır.
Ziyaretin Öne Çıkan Noktaları: “Kardeşlik” ve Stratejik İttifak
Ziyaret boyunca verilen mesajlar, iki ülke arasındaki ilişkinin klasik diplomatik dilin ötesine taşındığını göstermiştir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun Modi'yi “kardeşim” hitabıyla karşılaması, kurulan ilişkinin sembolik boyutunu açık biçimde yansıtmaktadır. Modi'nin İsrail parlamentosu Knesset'te konuşan ilk Hindistan lideri olması ve burada uzun süre ayakta alkışlanması, ziyaretin siyasal anlamını daha da güçlendirmiştir. Konuşmasında Hindistan ile İsrail arasındaki bağları “medeniyetler arası bir karşılaşma” olarak tanımlayan Modi, kendisini kadim bir medeniyetin başka bir kadim medeniyete seslenen temsilcisi olarak konumlandırmıştır. Kendisine İsrail parlamentosunun en yüksek onur nişanının verilmesi ise bu sembolik yakınlaşmanın kurumsal bir teyidi niteliğindedir.
Ziyaret yalnızca sembollerle sınırlı kalmamış, teknoloji ve güvenlik alanlarında somut adımlar da atılmıştır. Yapay zekâ, kuantum bilişim ve kritik mineraller gibi alanları kapsayan “Kritik ve Gelişen Teknolojiler Ortaklığı” kararı, iki ülke arasındaki stratejik iş birliğinin geleceğe dönük karakterini ortaya koymuştur. Savunma ve güvenlik ilişkileri daha da derinleştirilirken, bölgede devam eden çatışmalara ve sivil kayıplara rağmen Modi'nin İsrail'in askeri operasyonlarını eleştirmekten kaçınması dikkat çekmiştir. Bunun yerine “terörizme karşı sıfır tolerans” söylemini öne çıkarması, ortak güvenlik anlatısının diplomatik dildeki karşılığı olmuştur.
Modi'nin İsrail Modeli ve Keşmir'deki Uygulamaları
Modi'nin İsrail'e duyduğu ilginin arkasında ideolojik bir yakınsama bulunmaktadır. İktidardaki Bharatiya Janata Party'nin düşünsel zeminini oluşturan Hindutva ideolojisi, Hindistan'ı küresel Hindu topluluğunun doğal anavatanı olarak tasavvur eder. Bu yaklaşım, İsrail'in kendisini dünya Yahudileri için bir ulusal yurt olarak tanımlamasıyla paralellik taşımaktadır. Analistlere göre Modi döneminde İsrail, Hindistan açısından yalnızca bir silah tedarikçisi değil; güçlü devlet, güvenlik merkezli yönetim ve milliyetçi siyasal yeniden yapılanma için bir model olarak görülmeye başlanmıştır. Her iki liderliğin de “İslami terörizm” söylemini ortak bir tehdit çerçevesi olarak kullanması, bu ideolojik kesişimin siyasi meşruiyet üretme aracına dönüştüğünü göstermektedir.
Bu modelin en görünür yansımalarından biri Keşmir politikası olmuştur. 2019 yılında bölgenin yarı özerk statüsünün kaldırılarak doğrudan merkezi yönetime bağlanması, birçok gözlemci tarafından İsrail'in işgal altındaki topraklarda uyguladığı yönetim anlayışıyla karşılaştırılmıştır. Hindistan'ın New York Başkonsolosu Sandeep Chakravorty'nin açık biçimde “İsrail modeli”ne atıf yapması, bu benzerliğin yalnızca akademik bir yorum olmadığını göstermiştir. Keşmir'de artan askerî varlık, kontrol noktaları, baskınlar ve iletişim kesintileriyle şekillenen yönetim biçimi, güvenliği merkezine alan ve toplumu potansiyel bir tehdit olarak konumlandıran bir doktrinin izlerini taşımaktadır.
Benzer bir yaklaşım Hindistan iç siyasetinde de gözlemlenmektedir. Son yıllarda özellikle Müslümanlara ait ev ve iş yerlerinin yargı süreçleri tamamlanmadan yıkılması, kamuoyunda “buldozer adaleti” olarak anılmaya başlamıştır. İsrail'in Batı Şeria ve Doğu Kudüs'te uyguladığı ev yıkımlarıyla kurulan benzerlikler, bu yöntemin cezalandırıcı bir yönetim pratiği olarak algılanmasına yol açmıştır. BJP yönetimindeki eyaletlerde protestolar veya dini gerilimlerle ilişkilendirilen kişilerin mülklerinin hedef alınması, devlet gücünün sembolik bir gösterisine dönüşmüştür. Uttar Pradeş Eyaleti Başbakanı Yogi Adityanath'ın destekçileri tarafından “Buldozer Baba” olarak adlandırılması, bu politikanın siyasal kimliğin bir parçası haline geldiğini göstermektedir.
Pegasus ve Gözetim Devleti
Gözetim teknolojileri alanındaki iş birliği de bu yakınlaşmanın önemli bir boyutunu oluşturmaktadır. İsrailli NSO Group tarafından geliştirilen Pegasus casus yazılımının Hindistan'da gazeteciler, aktivistler ve muhalif siyasetçiler üzerinde kullanıldığı iddiaları, güvenlik anlayışının dijital alana taşındığını ortaya koymuştur. Bu yaklaşım, muhalefeti fiziksel baskıdan ziyade sürekli gözetim altında tutmayı hedefleyen yeni bir yönetim biçimini yansıtmaktadır. Yapay zekâ destekli yüz tanıma sistemleri ve biyometrik veri tabanları gibi teknolojilerin benimsenmesi, devletin toplumsal kontrol kapasitesini genişleten bir güvenlik mimarisinin kurulmakta olduğunu göstermektedir.
Tüm bu gelişmeler, Hindistan'ın dış politika yöneliminde de önemli bir dönüşüme işaret etmektedir. Bir zamanlar Bağlantısızlar Hareketi'nin öncülerinden biri olarak Filistin davasının güçlü savunucularından sayılan Hindistan, Modi döneminde İsrail ilişkilerini Filistin meselesinden bilinçli biçimde ayıran yeni bir çizgiye yönelmiştir. Mahatma Gandhi'nin Filistin'e ilişkin tarihsel söylemiyle temsil edilen geleneksel yaklaşım yerini stratejik çıkar odaklı bir pragmatizme bırakmıştır. Günümüzde Filistin'e destek ifadeleri kimi zaman ulusal çıkarlarla çelişen tutumlar olarak görülmekte ve kamusal alanda sınırlanmaktadır.
Sonuç olarak Modi'nin İsrail ziyareti, iki ülkenin birbirini yalnızca stratejik ortak olarak değil, siyasal projelerinin karşılıklı yansıması olarak gördüğünü ortaya koymuştur. Bu ilişki, askeri ve teknolojik iş birliğinin ötesinde, ortak bir “medeniyet projesi” söylemi etrafında şekillenmektedir. Hindistan'ın İsrail'i yükselen bir güç olma yolunda bir anahtar ve model olarak değerlendirmesi, ziyaretin görkemli atmosferini anlamlı kılmaktadır. Böylece ittifak, yalnızca silah ve teknoloji transferini değil; yönetme, gözetleme ve toplumsal alanı yeniden düzenleme pratiklerinin de paylaşımını ifade eden daha derin bir siyasal yakınlaşmaya dönüşmektedir. Bu tablo ise her iki ülkede demokrasi ve azınlık hakları açısından tartışmalı ve belirsiz bir geleceğin habercisi olarak okunmaktadır.