İçinde bulunduğumuz modern zamanlardan bakıldığında oldukça gerilerde/uzaklarda kalmış görünen İslam siyaset tarihi tecrübesi, bugünün İslam toplumlarının siyasal eylemlerini sandığımızdan daha fazla etkiliyor ve yönlendiriyor olabilir. Söz konusu etki ve yönlendirmenin güncel bir örneğini hali hazırda İran'a yönelik sürdürülen saldırılarda görebilmekteyiz.
Amerika ve İsrail'in İran'a yönelik son operasyonlarının ilk aşamasında saldırgan tarafın zihninde bulunan ve dolaylı ya da doğrudan ifade edilen ana fikir ve bakış açısı özetle şu şekildeydi: Dışarıdan gelen askeri baskı içeride bir halk hareketini tetikleyecek ve İran'da rejim çift yönlü bir sıkışma altında çökecek! Bu beklenti, şimdi anladığımız kadarıyla, yalnızca stratejik bir tahmin de değildi. Aynı zamanda, son zamanlarda İran sokaklarında görülen protesto dalgalarına da dayanmaktaydı. Çünkü içeride rejime yönelik hoşnutsuzluk büyük görünüyordu. O halde, neden bu hoşnutsuzluk dış müdahale ile birleşerek bir ayaklanmaya dönüşmedi?
Bu soruya, İran rejiminin baskı kapasitesine işaret edilerek kolay bir cevap verilebilir: Güçlü güvenlik aygıtı, örgütlenme zorlukları ve liderlik eksikliği gibi faktörler. Elbette ki bunlar fark düzeylerde etkili olabilir. Ancak bu açıklama tek başına yeterli kabul edilemez. Çünkü mesele yalnızca “neden ayaklanamadılar?” değil, aynı zamanda “neden ayaklanmayı tercih etmediler?” sorusudur. Bu ikinci soru, bizi daha derine inmeye ve tarihsel arka plana/hafızaya bakmaya zorlamaktadır.
İslam siyaset düşüncesi, erken dönemden itibaren düzen ile adalet arasında zor bir tercih yapma problemine odaklanmıştır. Özellikle iç savaşların yani fitnenin ve Moğol saldırılarının yıkıcı tecrübesi, birçok düşünürde ana hatlarıyla şu fikri doğurmuştur: Zalim bir yönetim bile, kaotik bir çözülmeden, kaos ortamından daha katlanılabilirdir. Bu yaklaşım, çoğu zaman “zalim de olsa yöneticiye itaat” şeklinde özetlenmektedir. Nitekim, İmam Gazzali bunu açıkça da zikretmektedir. Ancak bu ifade ve yaklaşımın, yüzeysel bir teslimiyet çağrısından ziyade toplumsal düzenin çöküşüne dair derin bir korkunun ürünü olduğunu vurgulu biçimde belirtmek gerekmektedir.[1]
Bu yazıda üzerinde durmak istediğimiz husus da işte sözü edilen düşüncenin yalnızca metinlerde kalmış tarihsel bir öğreti olmadığıdır. Daha önemlisi o, zamanla bir siyasal refleks, hatta bir tür toplumsal hafıza haline gelmiştir. Bugün İran toplumunun önemli bir kısmı klasik metinlere referansla hareket etmiyor olabilir; ancak düzenin çöküşüne dair korku, hâlâ güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Bu nedenle rejime duyulan öfke ile devletin dağılması ihtimali, aynı şey olarak algılanmamaktadır. Halk rejimi sevmeyebilir, fakat bir iç savaşın ya da dış müdahale sonrası oluşacak belirsizliğin sonuçlarını daha tehlikeli görebilir.
Tam bu noktada, hiç şüphesiz, modern İran tecrübesi de belirleyici bir rol oynamaktadır diyebiliriz. 1979 Devrimi, kitlesel mobilizasyonun nasıl radikal ve öngörülemez sonuçlar doğurabileceğini göstermiştir. İran-Irak Savaşı ise dış tehdidin ne kadar yıkıcı olabileceğini kolektif hafızaya kazımıştır. Daha yakın dönemde Irak ve Suriye örnekleri, dış müdahale ile gelen “rejim değişikliği”nin çoğu zaman istikrar değil, uzun süreli kaos ürettiğini göstermektedir. Bu tarihsel ve bölgesel deneyimler, haliyle, dış müdahaleyi bir kurtuluş fırsatı olmaktan çıkarıp bir risk faktörüne dönüştürmektedir.
Dolayısıyla ortaya ilk bakışta paradoksal denilebilecek bir durum çıkmaktadır: Halk, yöneticilerden hoşnutsuz olabilir; ancak bu hoşnutsuzluk, dış destekli bir ayaklanma için yeterli motivasyonu üretmez. Çünkü burada belirleyici olan yalnızca mevcut durumun kötülüğü değil, alternatifin ne kadar öngörülemez ve tehlikeli olduğudur. Eğer alternatif, yüksek ihtimalle daha büyük bir yıkımı işaret ediyorsa, rasyonel tercih çoğu zaman statükoyu kabullenmek olur.
Burada kolayca düşülebilecek olan hata, bahsi edilen durumu basitçe “itaat kültürü” ile açıklamak olacaktır. Bunun yerine, mevcut durum için yapılabilecek daha isabetli yorum şu olabilir: İran toplumunda, tarihsel olarak şekillenmiş bir “fitneden kaçınma” refleksi, modern siyasi deneyimlerle birleşerek güçlü bir davranış kalıbı üretmektedir. Bu kalıp, dış müdahale anlarında daha da belirgin hale gelir. Çünkü dış tehdit, iç farklılıkları geçici olarak bastırır ve toplumsal enerjiyi rejime karşı değil, dışarıya karşı konumlandırır.
Sonuç olarak İran'da beklenen ayaklanmanın gerçekleşmemesi, yalnızca rejimin gücüyle açıklanamaz. Bu durum, aynı zamanda toplumun düzen, kaos ve risk arasında yaptığı zor bir tercihin de ürünüdür. Bu tercih, ne tamamen rasyoneldir ne de tamamen ideolojiktir. Aksine tarihsel hafıza, siyasal düşünce ve güncel deneyimin kesişiminde ortaya çıkan çok boyutlu bir tutumdur.
[1] İbrahim Aksu, “Gazzâlî'de Siyasî Adalet”, İslam Düşüncesinde Adalet, ed. Ömer Türker-Yunus Kaplan (İstanbul: Fikir Yayınları, 2024, 297-301.