“Niçin haram ve helal var? Niçin kainatı Allah'ın yarattığına inanıyorsunuz? Ahiretin olduğunu nerden biliyorsunuz?”
Bu ve benzeri sorulara sıkça rastlamışızdır. Öncelikli olarak şunu ifade etmek gerekiyor. İnanmak kelime anlamı itibariyle “iddia” anlamına gelir ve bu bir tercihtir. Yani öncelikli olarak bunu insanlara anlattığımız ama kimseyi zorlamadığımızı ifade etmek gerekiyor. Tabi ki tevhit ve adaleti bilmek aklen mümkün ve hatta zorunludur. Bir başka ifade ile insan bir “ilah”ın varlığını, eylemlerinin iyi ve kötü olduğunu ve varlığın bir başlangıcı olduğu gibi sonu da olduğunu bilir. Ama buradaki zorunluluk, ateşin yakması gibi bir zorunluluk değil akli veya felsefidir. Şöyle ki ateşin yakması duyusal ve somut olduğu için herhangi bir bilgi birikimi veya zihni aktivite gerektirmeden bilinebilir. Buraya kadar insan, diğer hayvanlarla aynı beceriye sahiptir. Yani bu kısmı hayvanlar da bilebilir. Fakat tevhit ve adalet gibi şeyler insanidir ve insanın “düşünen” kısmına ait olup diğer canlılarda bulunmaz. Yani insana özgüdürler. Şu halde ahlakın doğal ve akli ahlak olarak tasnif edildiği yazımızda ifade edildiği gibi akli bilgiler, duyular bilgilere göre ikincildir ve daha üsttedir. Aynı yazıdan anlayacağımıza göre din, bu iki kategoriye ek bir şeydir.
İkinci olarak ahiret inancı, aklen mümkündür. Yani akıl, varlığın bu dünyadan ibaret olmadığını idrak edebilir. Ki birçok büyük filozof da bu görüşü kabul etmektedir. Diğer taraftan ahiretin varlığı, en az ahiretin yokluğu kadar makul ve mümkündür. Ve yine kainatın Mevlâ tarafından yaratıldığı görüşü, en az evrenin kendi başına rastgele olduğu görüşü kadar makul ve mümkündür. Bir başka ifade ile ateist biri teist bir insanın görüşlerini saçma veya gereksiz bulamaz. Aksine Tanrı fikri, nedensellik ve tutarlılığın temeli olduğu için teist bir insanın bir ateisti saçmalamakla suçlaması makuldür. Şöyle ki bilim, nedensellik ve tutarlılık üzerine inşa edilmiştir. Rastgele veya sebepsiz olan şeylerin bilgisinden bilim elde edilemez. Nedensellik geriye doğru gidildiğinde “Tanrı”da son bulur. Şu halde kendiliğindenlik veya rastlantıdan daha makul olan şey, kainatın kudret, hikmet ve merhamet sahibi biri tarafından yaratıldığı ve gözetildiği görüşüdür.
Üçüncü olarak ben inanan biri olarak kendimi daha güçlü ve mutlu hissediyorum. Şöyle ki ilk olarak inandığım şey, insanın başıboş veya basit olmadığı, özel bir misyonla görevlendirilmiş değerli bir varlık olduğudur. Sonrasında insanın kainatta yalnız olmadığı, sahibi tarafından gözetildiği ve diğer canlılarla düşman değil de uyum içinde olduğuna inanırım. Yani dünyada tehlikede değilim veya dünyaya yabancı değilim. Dünya geçici olduğu gibi aynı zamanda değerli ve güzeldir. Yani bir düşüş veya cezalandırma değildir. Diğer taraftan burada mükemmel ve tam bir şey yoktur. Bu inancın devamı olarak ölümün bir son olmadığını, ebedi bir hayatta Yüce Yaratıcı ile birlikte hayata devam edeceğimi kabul ederim. Böylece dünyadaki imtihan ne kadar ağır olursa olsun ahiretin yanında zerre bile olamaz diye inanırım. Bu inanç beni ümitvâr kılar. Ayrıca benim inancım bana gayretli ve ümitli olmayı emreder. Bu da beni mutlu yapar, depresyondan korur. Geçici hazlar peşinde ömür tüketmek yerine daha uzun vadeli hesaplar yaparım. Ya da elde edemediğim dünyevi şeyler beni ümitsizlik ya da değersizlik hissine sevk etmez.
Dördüncüsü, ben bugün bireysel ve toplumsal olarak sahip olduğum güzel şeylere inancım sayesinde sahibim. Şöyle ki inancım olmasa idi bu topraklara yerleşemez veya burada kalıcı olamazdım. Bugün İstanbul gibi güzel bir yerde yaşayabiliyorsam bu benim inancımla alakalıdır. Diğer taraftan sahip olduğum milli ve manevi değerlerin temelinde “din” ve özelde “İslam” vardır. Türk milleti üzerinden örnek vermek gerekirse, biz milli kimliğimizi İslam dini sayesinde muhafaza etmişizdir. Şanlı milletimiz İslam'a ve insanlığa hizmet ettiği gibi Mevlâ da bu hizmetler sayesinde benliğimizi ve hatta topraklarımızı muhafaza etmiştir. Son asırlarda atlattığımız onca badireye rağmen hala sömürge olmadıysak ya da bu toprakları kaybetmediysek bunun da temelinde inancımız bulunmaktadır. Zira biz birçok toplum gibi kaçmak yerine inancımız sayesinde bu toprakları savunduk. Bunun da temelinde “şehitlik” yatar. Şehitlik ise İslami bir şeydir.
Onca savaşa rağmen toplum olarak kalabilmemizin temelinde de aile ve komşuluk yapımız bulunur. Ailemiz bizi madden ve manen muhafaza eder. Her ne kadar kötü örnekler olsa da bu toplumda hasta veya yoksul kişilere sahip çıkılır. Aile bireyleri muhafaza ve müdafaa edilir. “Güçlü olmak veya güçlü görünmek” bir safsatadan ibarettir. İnsan acizdir ve muhtaçtır. Kollanıp gözetilmek ayıp değildir. Diğer taraftan ailemizin en temelinde “namus” kavramı bulunur. Kötü ve cahilce örnekler bizim namus anlayışımızın temsili olamaz. Veya suistimal ediliyor diye namus kavramımızı feda edemeyiz. Namus, cinayete sevkeden bir kavram olmamalıdır. Aksine namus, kişinin önce kendi iffetini, sonra da emanet gördüğü bireylerin ve hatta tüm toplumun iffetini muhafaza etmektir. Bunun da temelinde helal ilişki yani nikah bulunur. Toplumumuzu bunca badirelerde muhafaza eden, ruhen ve bedenen sağlıklı ve eğitimli bireylerin temeli olan ailemizin temel taşı olan “namus” inancımız tıpkı “tabular”ımız gibi dine dayanır. Tabulardan kastımız ensest ilişkilere karşı toplumun inanan ya da inanmayan her ferdinin gösterdiği nefrettir. Yoksa batıl inançlar veya helal ve temiz şeylerin kötü görülmesi gibi bidatler değildir.
Burada Filistin örneğinde olduğu gibi Anadolu ve civarındaki coğrafyada barışı ve farklı insanların huzur içinde yaşamalarının da ancak ve sadece bizim milli ve manevi değerlerimizin güçlü olduğu zamanlarda yine bizim tarafından tesis edildiğimi hatırlatmak da gerekiyor.
Beşinci olarak Allah'ın hakkına riayet etmeyen kimse kulun hakkına riayet etmez. Tabi ki her zaman bu inanç bu şekilde tecelli etmez. Yani inandığını iddia ettiği halde bazı insanlar kulların haklarına riayet etmeyebilirler. Ama bu ya cehaletten ya da inancın kalpte yerleşmemesinden; sadece dilde kalmasından kaynaklanıyor olabilir. Ayrıca insan hata da edebilir. Asıl olan hatasını kabul edip telafi edebilmek ve hatanın tekrarından kaçınmaktır. Yani kötü örnekler örnek kabul edilmemeli; düzeltilmeye çalışılmalıdır. Ayrıca insan haklarına riayet etmeyenlerin hayvan hakları savunuculuğu yapmaları safsata ya da gösteriş veya başka amaçlara hizmet etmektir. Şöyle ki bebeklerin öldüğü bir yerde bebek haklarından çok köpek haklarını savunmak normal bir tutum olamaz. Dünyada onca savaşa ses çıkarmayan insanların hayvan hakları savunuculuğu yapmaları en hafif tabirle politik bir tavır olabilir. Diğer taraftan Allah'tan korkmayan kimse kuldan da utanmaz. Fırsat bulduğunda kula zulmeder. Ahlak, terbiye ve yaptırım ile mümkün olur. Terbiye olmadan yaptırım uygulamak zulümdür. Ama ahlak hukuk ile de desteklenmelidir. Zira insan zayıftır ve hata edebilir. Ona caydırıcı bir şey gerekir. Bu caydırıcılıktan birisi de Allah korkusudur.
Özetle benim inancım benimdir. Temizdir. Kötü örnekler ve uygulamalar, benim milli ve manevi değerlerimden vazgeçmem için sebep olamaz. Tabi ki inancımı gözden geçirmem, hata ve safsatalardan korumam gerekir. Bu başka bir şeydir. İnancım bana gayreti emrediyor. Bu yüzden inanan biri olarak ben ümitsiz, karamsar, toplum düşmanı yahut kadın ya da erkek düşmanı veya tabiat ile savaşan bir birey değilim. İnancım sayesinde kendime yakışanı yapıyorum. Yani kötüye uyup kötü olmuyorum. Yaptığım iyiliklerin karşılığını her zaman insanlardan beklemiyorum. Yine mesela inanan bir birey olarak intihar etmeyi -Allah korusun ve düşürmesin çünkü feci bir şey- düşünmüyorum. Kendimi korumanın en önemli unsuru inancımdır. İnancım sayesinde insanlara kızsam da her şeyi, mesele etmiyorum. Önemli ve önemsiz ayrımı yapıyorum. İnancım bana insanların, ben dahil, hata edebileceğini söylüyor. Böylece onlara müsamahalı davranıp fırsat verebiliyorum. Sonuç olarak ben inancımla mutlu, ümitli ve güçlü hissediyorum.