Halep Krizi: Çatışmaların Stratejik Arka Planı ve Bölgesel Yansımaları

Halep Krizi: Çatışmaların Stratejik Arka Planı ve Bölgesel Yansımaları

Suriye'nin kuzeyinde, özellikle Halep'in Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde son haftalarda yoğunlaşan çatışmalar, yüzeysel olarak yerel bir güvenlik krizi gibi görünse de, bu olaylar çok daha derin ve karmaşık bir stratejik mücadelenin parçasıdır. 8 Aralık 2024'teki devrim öncesinde de benzer gerilimlerin yaşandığı bu bölgeler, PKK'nın Suriye kolu olan PYD tarafından kontrol ediliyordu ve o dönemde rejimle iş birliği yaparak sivillerin muhasara altına alınması gibi taktikler kullanılıyordu. Ancak bugün yaşananlar, Suriye'deki merkezi ordu yapılanması ve devletin yeniden inşası sürecine karşı, bölgedeki bazı aktörlerin zaman kazanma çabalarıyla ve Türkiye'nin iç istikrarını hedef alan daha geniş bir stratejinin parçası olarak karşımıza çıkmaktadır. Halep'teki son gelişmeler derinlemesine incelediğinde, Türkiye'deki “terörsüz Türkiye” süreciyle doğrudan ilintili olduğu, ‘Kürt' siyasi yapılarının iç bölünmüşlüğünü ortaya çıkardığı ve sürecin bölgesel güçlerin (özellikle İsrail ve ABD) planları çerçevesinde uzun vadeli bir plana tekabül ettiği görülmektedir.

"Terörsüz Türkiye" Süreci ve KCK'da Yaşanan Politik Ayrışma

Türkiye'nin son yıllarda sürdürdüğü “terörsüz Türkiye” süreci, sadece bir güvenlik politikası olmanın ötesinde, kapsamlı bir siyasi ve sosyal dönüşüm projesidir. Türkiye'nin PKK ile, Kürt sol yapılarıyla ve özellikle Abdullah Öcalan ile kurduğu diyalog kanalları, devletin terörle mücadele stratejisinin önemli bir parçasını oluşturmuştur. Öcalan'ın net tavrı ve sürece verdiği destek, Türkiye iç siyaseti üzerinde geniş bir etki yaratmış ve sürecin siyasi meşruiyet kazanmasını sağlamıştır. Ancak bu ilerleme, Kürt hareketinin bölünmesine yol açmış ve iç tartışmaları derinleştirmiştir. Bu süreçte KCK (Koma Civakên Kurdistan) yapılanması, Avrupa merkezli ve Türkiye merkezli olmak üzere iki ana kanada ayrılmıştır. Türkiye, süreci yönetirken Avrupa KCK'sını devre dışı bırakmış ve HDP/Dem Partisi ile Öcalan'ı merkeze alarak bir strateji izlemiştir. Ancak Avrupa KCK'sı, özellikle Almanya, İsveç, İsviçre ve Avusturya gibi ülkelerde etkinlik gösteren ve Öcalan'ı meşru bir lider olarak tanımayan unsurlar, Türkiye'nin yürüttüğü barış sürecinin dışında kalmış ve daha radikal bir tutum benimsemişlerdir. Avrupa KCK'sının bu tutumu, Türkiye içindeki terörsüz Türkiye sürecini tehdit eden bir faktör haline gelmiştir.

Avrupa KCK'sının radikal kanadı, özellikle Türkiye'nin iç barış sürecine karşı daha saldırgan bir tutum sergileyerek, Türkiye'deki bazı siyasi şahıslarla ve partilerle (CHP'nin İstanbul Büyükşehir ve Esenyurt lider kadrosu gibi) iş birliği yapmıştır. Bu iş birliği, Türkiye'nin içindeki farklı siyasi gruplar arasında kutuplaşmayı artırarak, bölgesel ve ulusal düzeydeki barış sürecinin tehdit altına girmesine yol açmıştır. Dolayısıyla, Avrupa KCK'sı ve Türkiye arasında yaşanan bu politik ayrışma, Suriye'deki çatışmaların temel aktörlerinden biri haline gelmiştir.

SDG/PYD'nin Halep Stratejisi

Suriye'deki SDG (Suriye Demokratik Güçleri) ve onun siyasi kanadı PYD'nin, son dönemdeki saldırıları aslında iki temel amaca hizmet etmektedir. Birincisi, İsrail'in bölgedeki uzun vadeli istikrarsızlaştırma planlarına paralel olarak zaman kazanmaktır. İsrail'in, Dürzîler, Alevîler ve Kürtler üzerinden Suriye'de parçalı bir yapı oluşturma arzusu, SDG'nin stratejik planlarının temel dayanağıdır. SDG'nin, 10 Mart'ta verilen süreyi uzatmak için Şam rejimiyle müzakerelere girişmesi ve bu süreci uzatma çabası, İsrail'in planlarına uygun şekilde kazanım elde etmeye yönelik bir taktiktir. Bu doğrultuda, Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallerinde sivilleri kalkan olarak kullanarak ve tam bir terör örgütü mantığıyla hareket eden saldırılar, SDG'nin zaman kazanma ve süreci tıkama stratejisinin bir parçasıdır. SDG, bu tür provokasyonlarla Türkiye'nin içerideki istikrarına zarar vermeyi ve bölgedeki jeopolitik denklemleri değiştirmeyi amaçlamaktadır.

İkinci olarak SDG'nin Halep'e yönelik saldırıları, Türkiye için daha doğrudan bir tehdit oluşturma amacına matuftur. Halep, Türkiye'nin sınırına yakın, demografik olarak önemli bir şehir olup, Suriyeli sığınmacıların büyük bir kısmının buradan gelmesi nedeniyle Türkiye'nin iç barış sürecine büyük etkilerde bulunabilir. Halep'teki istikrar, aynı zamanda Türkiye'nin Suriyeli mültecilerin geri dönüşünü sağlayabilmesi açısından kritik öneme sahiptir. SDG ve Avrupa KCK'sı, Türkiye'nin Halep'teki gelişmelere kayıtsız kalamayacağını bilerek, Türkiye'yi bu çatışmalara askeri olarak dahil olma tuzağına çekmeye çalışmaktadır. Türkiye'nin Halep'e askeri müdahale etmesi, içerideki terörsüz Türkiye sürecine zarar verebilir, toplumsal kutuplaşmayı artırabilir ve Türkiye'nin dış politikasında bir istikrarsızlık yaratabilir. Bu da PKK'nın ve Avrupa KCK'sının bölgede güç kazanmasına hizmet edecektir. Dolayısıyla PYD'nin Halep'teki saldırıları zaman kazanma, Türkiye'yi ve Suriye ordusunu provoke etme ve Türkiye'yi Terörsüz Türkiye sürecinden uzaklaştıracak bir tuzağa düşürme çabasından ibarettir. Terör örgütünün bu taktiklerine rağmen Suriye ordusunun kısa süre içinde Halep'teki terör yapılarını temizlemesi, terör örgütünün DAEŞ ile mücadele ediyoruz retoriğine rağmen Batı'dan destek alamaması ve Türkiye'nin ince diplomasi ile yürüttüğü politika sayesinde SDG Halep'te kaybetmiştir.

Bölgesel Güçlerin Denge Arayışı

Halep'teki son gelişmeler, yalnızca yerel aktörlerin değil, bölgesel ve küresel güçlerin de mücadele alanına işaret etmektedir. İsrail ve ABD, SDG'yi Suriye'yi istikrarsızlaştırmak ve rejim üzerinde baskı aracı olarak kullanmayı amaçlamaktadır. Ancak bu durum, Kürtler için uzun vadeli bir varoluş stratejisi sunmamaktadır. Abdullah Öcalan'ın tarihsel analizlerle vurguladığı gibi, Kürtlerin Türkiye ile yeni bir siyasi ve güvenlik mimarisi içinde konumlanması, onları bölgedeki güçlü bir aktör yapabilir. Aksi takdirde, Kürt hareketi, İsrail ve ABD'nin geçici istikrarsızlaştırma stratejilerinin bir aracı olmaktan öteye gidemeyecek ve tarihî bir fırsatı kaçıracaktır.

Suriye ordusunun son bir yılda kaydettiği entegrasyon ve askerî başarılar, SDG'nin iddia ettiği 100.000 kişilik gücün gerçekçi olmadığını ve fiili savaş kapasitesinin çok daha düşük olduğunu ortaya koymuştur. Bu, Suriye ordusunun güçlü bir yeniden yapılanma süreci geçirdiğini ve Suriye'nin toprak bütünlüğünü sağlamlaştırma çabalarının önemli bir aşamaya geldiğini gösterir. Türkiye, doğrudan müdahaleden kaçınarak, ancak Suriye ordusunu destekleyerek, bölgedeki istikrarı sağlama amacını taşımaktadır. Bu politika hem iç barış sürecini korumak hem de bölgesel güvenlik için doğru bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir. Irak'taki son seçimlerde Sünni blokların ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile uyumun sağlanması, bölgedeki istikrarın güçlenmesi ihtimalini ortaya koymuş ve bu da İsrail ile SDG eksenli planları tehdit etmiştir. Dolayısıyla, Halep'teki provokasyonlar sadece Türkiye'yi değil, aynı zamanda bölgedeki diğer aktörlerin stratejik hedeflerini de dengeleme çabası olarak anlaşılmalıdır.

Sonuç olarak Halep'teki Şeyh Maksud ve Eşrefiye mahallelerinde yaşanan çatışmalar, sadece yerel bir güvenlik meselesi değil, bölgesel stratejik güç mücadelesinin önemli bir parçasıdır. Avrupa KCK'sı tarafından desteklenen SDG unsurları, İsrail'in bölgesel planlarına paralel olarak zaman kazanmayı ve Türkiye'nin kritik iç barış sürecini baltalamayı hedeflemektedir. Halep'teki çatışmalar, aynı zamanda Türkiye'nin dış politikasındaki yeni dönemin sınavı olarak da değerlendirilmelidir. Türkiye, doğrudan askeri müdahale etmektense, Suriye ordusunun güçlendirilmesi ve bölgedeki istikrarın sağlanması için daha ihtiyatlı bir strateji izlemiştir. Bu politika hem Türkiye'nin iç istikrarını koruma hem de bölgesel güvenliği sağlama adına doğru bir hamledir. Halep'teki gelişmeler, Suriye'nin toprak bütünlüğü, Kürtlerin geleceği ve Türkiye'nin bölgesel rolü açısından hayati önem taşımaktadır.