Seküler Ölümsüzlük ve İlahi Ebediyet

Seküler Ölümsüzlük ve İlahi Ebediyet

Aydınlanma sonrası düşünce dünyasında hız kazanan sekülerleşme süreci, yalnızca dinin toplumsal alandaki etkisini azaltmakla kalmamış, aynı zamanda dinin temel doktrinlerine yönelik ciddi itirazlar barındıran ideolojilerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Bu ideolojiler arasında özellikle materyalist düşünce, dinin metafizik iddialarına ve ahiret inancına karşı köklü eleştiriler geliştirmiştir. Materyalizme göre var olan her şey maddeden ibarettir ve bilinç, ruh ve anlam gibi kavramlar ise maddi süreçlerin yan ürünleri olarak değerlendirilir. Bu bakış açısında ölüm, kaçınılmaz ve mutlak bir yok oluşu ifade eder.

Ancak materyalist düşünce yalnızca ölüm sonrası hayatı reddetmekle yetinmez, aynı zamanda dinlerin insanlara vadettiği bazı kazanımların -özellikle ölümsüzlük ve mutluluk fikrinin- bilim ve teknoloji aracılığıyla bu dünyada da elde edilebileceğini ileri sürer. Bu noktada materyalist zeminde şekillenen transhümanist düşünce, seküler ölümsüzlük fikrinin en belirgin temsilcisi olarak karşımıza çıkar. Transhümanizm, insanın biyolojik sınırlarının aşılabileceğini, yaşlanmanın ve ölümün teknik müdahalelerle durdurulabileceğini ya da ertelenebileceğini savunur. Bilincin maddesel bir ürün olan beyinden türediği varsayımına dayanarak, bilinç aktarımı, zihin kopyalama veya beynin muhafazası yoluyla insanın bu dünyada ölümsüz bir şekilde varlığını sürdürebileceğini iddia eder.

Seküler ölümsüzlük anlayışı, temelde insanın yalnızca maddi varlığıyla hayatta kalabileceğini ve bu dünyada kesintisiz bir yaşamın mümkün olabileceğini öne sürer. Ancak burada vaat edilen ölümsüzlük, nitelik bakımından son derece sınırlıdır. Zira seküler ölümsüzlük, insanı insan yapan ahlaki, metafizik ve anlam boyutlarını dönüştürmez, insan yine zaafları, hırsları ve kötülük potansiyeliyle insandır. Her ne kadar transhümanist ideolojide, insan beynine yapılacak müdahalelerle kötülüklerin ortadan kaldırılabileceği ve iyilik için çalışan “daha iyi” bireylerin üretilebileceği yönünde öneriler bulunsa da, bu yaklaşım ilahi ölümsüzlüğün vaat ettiği ahlaki ve varoluşsal mükemmellikten oldukça uzaktır.

Buna karşılık ilahi ölümsüzlük anlayışı, yalnızca biyolojik bir devamlılığı değil, anlam yüklü ve ahlaki bir varoluşu ifade eder. İlahi ölümsüzlükte ölümsüzlük, yavan bir ödülden ibaret değildir. O, iyiler için sürekli mutluluğu, insanı üzen ve inciten her şeyin bu dünyada kalmış olmasını, tüm haksızlıkların ve kötülüklerin sona ermesini içerir. Bu anlayışta ölümsüzlük, adaletle, hakla ve ahlaki karşılıkla birlikte düşünülür. İyiler ve kötüler ayrışır, herkes eylemlerinin karşılığını görür ve mutlak adalet tesis edilir.

Seküler ölümsüzlükte ise böyle bir adalet vaadi bulunmaz. Aksine, ciddi etik ve ahlaki problemleri bünyesinde barındırır. Örneğin, ölümsüzlük teknolojilerine erişim kime göre, neye göre ve hangi ölçütlerle sağlanacaktır? Maddi imkânlara sahip olan, fakat ahlaki açıdan sorunlu bir bireyin, bu imkânları olmayan fakat erdemli insanlara karşı mutlak bir üstünlük ve hiyerarşi kurması ihtimali oldukça yüksektir. Bu durum, adalet ve hak kavramlarını tamamen belirsiz hâle getirecek ve ölümsüzlüğü, güçlülerin ayrıcalığına dönüştürecektir.

Dolayısıyla seküler ölümsüzlük, insanlığın temel etik sorunlarını çözmek bir yana, onları daha da artırma potansiyeline sahiptir. İlahi dinlerin sunduğu, iyilerin ve kötülerin ayrıştığı, mutlak adaletin gerçekleştiği ve anlamla yüklü sonsuz hayat anlayışından köklü biçimde farklıdır. Üstelik bu ideoloji, ölümsüzlüğü fiilen gerçekleştiremese bile, insanın metafizik âleme olan inancını zedeleyerek dini değerleri işlevsizleştirme noktasında güçlü bir etki üretmektedir.

Seküler ölümsüzlük ile ilahi ölümsüzlük arasındaki ayrım, yalnızca ölümsüzlüğün nasıl sağlanacağı meselesiyle sınırlı değildir. Bu iki yaklaşım, insanın ne olduğu, varoluşun ne anlama geldiği ve adaletin nasıl mümkün olacağı sorularına kökten farklı cevaplar vermektedir. İlahi ölümsüzlük ise insanı beden ve ruh bütünlüğü içinde ele alan metafizik bir temele dayanır. Burada ölümsüzlük, yalnızca yaşam süresinin uzatılması değil, varoluşun anlamlı bir şekilde devam etmesidir. İlahi ölümsüzlükte insan, ahlaki sorumluluk taşıyan bir varlıktır ve ebedi hayat, bu sorumluluğun nihai karşılığının görüleceği bir alan olarak tasavvur edilir. Bu yönüyle ilahi ölümsüzlük, insanın kemale ermesini teknik müdahalelere değil, ahlaki ve manevi bir sürece bağlar.

Bu iki yaklaşım arasındaki en belirgin farklardan biri, mutluluk anlayışında ortaya çıkar. Seküler ölümsüzlükte mutluluk garanti altına alınmış değildir. İnsan ölümsüz olsa bile acı, kötülük, çatışma ve haksızlık devam edebilir. Ölümsüzlük, insanı bu sorunlardan otomatik olarak kurtarmaz. Buna karşılık ilahi ölümsüzlükte mutluluk, süreklilik arz eden bir durumdur. İnsanları üzen, inciten ve adaletsizlik duygusu üreten her şey bu dünyada kalır; kötülük ve zulüm sona erer. Dolayısıyla ilahi ölümsüzlük, yalnızca var olmayı değil, mutlak huzuru ve tatmini de içerir.

Kötülük problemi de da bu bağlamda köklü biçimde ayrışır. Seküler ölümsüzlük, kötülüğü ortadan kaldırmaz, yalnızca kötülüğün ölümsüz bireyler tarafından sürdürülme ihtimalini artırır. İlahi ölümsüzlükte ise kötülük nihai olarak sona erer ve insan, adaletin ve iyiliğin hâkim olduğu bir varoluş düzlemine taşınır. Bu nedenle seküler ölümsüzlük, teknik ve sınırlı bir mükemmellik vaadi sunarken ilahi ölümsüzlük, ahlaki, varoluşsal ve bütüncül bir mükemmellik anlayışı ortaya koyar.

Sonuç olarak mesele, insanın ölümsüz olup olmaması değil; nasıl bir ölümsüzlüğe, hangi anlam çerçevesinde ve hangi ahlaki düzen içinde sahip olacağı meselesidir. Seküler ölümsüzlük, metafizik ve dini bilinci zayıflatma potansiyeline sahipken, ilahi ölümsüzlük insanın sorumluluk bilincini, adalet duygusunu ve varoluşsal anlam arayışını güçlendiren bir ebediyet tasavvuru sunmaktadır. Bu yönüyle iki yaklaşım, yalnızca farklı ölümsüzlük modelleri değil, aynı zamanda iki farklı insan ve dünya tasavvurunu temsil etmektedir.

Günümüz bilimsel verileri ışığında ölümsüzlüğün yakın zamanda gerçekleştirilebilir bir hedef olmadığı açıktır. Buna rağmen seküler ölümsüzlük fikri, insanın zihninde ciddi şüpheler uyandırmakta, Tanrı, ahiret, cennet ve cehennem gibi temel dini kavramların anlamını aşındırmaktadır. Bu noktada kaçınılmaz olarak şu soru gündeme gelmektedir: Buradaki esas hedef gerçekten ölümsüzlük müdür, yoksa insanı metafizik anlam dünyasından ve dini değerlerinden uzaklaştırmak mıdır? Seküler ölümsüzlük ideolojisinin yaygınlaştırılmasının ardında yatan temel motivasyonlardan birinin bu olduğu düşüncesi, güçlü bir ihtimal olarak karşımızda durmaktadır.