Finlandizasyon Çağı

Finlandizasyon Çağı

ABD Başkanı Donald Trump'ın, uluslararası hukuku açıkça ihlal ederek Venezuela'ya haftalar boyunca havadan ve denizden abluka uygulaması, ülkenin başkentini bombalaması ve Devlet Başkanı Nikolas Maduro'yu Karakas'ta yakalatıp yargılanmak üzere ABD'ye kaçırması, sadece münferit bir kriz olarak görülemez. Bu gelişmeler, uluslararası ilişkilerde içine girmekte olduğumuz yeni dönemin çarpıcı bir habercisi olarak okunmalıdır. Bu yeni dönemde güç, BM Şartı da dâhil olmak üzere yerleşik hukuk normlarının önüne geçmiş durumda, egemen devletlerin kaderi, kâğıt üzerindeki ilke ve kurallardan ziyade, büyük güçlerin askeri kapasiteleri ve çıkar hesapları tarafından tayin ediliyor. Bu tablo, hukukun değil, güç dengesinin belirleyici olduğu yeni bir uluslararası düzenin fiilen şekillendiğine işaret ediyor.

Son dönemde şahit olduğumuz gelişmeler dünyanın büyük güçler arasında fiilen nüfuz alanlarına bölünmüş durumda olduğunu ortaya koyuyor. Bu yeni düzende, herhangi bir büyük gücün yayılma sahasında yer alan, askeri ve ekonomik bakımdan zayıf aktörler için ne “uluslararası toplum” ne “uluslararası hukuk” ne de başka bir büyük güçle olan ittifak ilişkisi gerçek bir koruma sunuyor. Tam tersine, bu devletler giderek daha fazla, büyük güçlerin taleplerine boyun eğmek ile siyasal ve ekonomik yıkımı göze almak arasında sıkışmış durumda. Kâğıt üzerindeki hukuki güvencelerin fiili güç dengeleri karşısında hızla eridiği, realist bir dünya tasavvurunun en çıplak haliyle gerçeğe dönüştüğü bir çağa girdiğimizi kabul etmek gerekiyor.

Finlandizasyon Kavramı

Uluslararası ilişkilerde “Finlandizasyon” kavramı, küçük bir devletin, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumak adına dış politikasını güçlü bir komşu devletin çıkarlarıyla uyumlu hale getirmesini ifade eder. Kavram, Soğuk Savaş döneminde Finlandiya'nın Sovyetler Birliği ile kurduğu hassas dengeyi ifade etmek üzere dolaşıma sokulmuştu. 1948 tarihli Dostluk, İşbirliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması ile şekillenen bu süreçte Finlandiya, iç işlerinde demokratik yapısını ve pazar ekonomisini korudu, ancak dış politikada Moskova'yı rahatsız edecek ittifaklardan (özellikle NATO) kaçınarak sıkı bir tarafsızlık politikası izlemişti.

Bu model, bir devletin kağıt üzerinde bağımsız olmasına rağmen, stratejik kararlarında büyük bir gücün fiili vesayeti altına girmesini simgeler. Günümüzde Finlandizasyon, genellikle zayıf aktörlerin büyük güçlerin nüfuz alanlarında hayatta kalabilmek için ödediği bir “stratejik bedel” olarak nitelendirilir. Realist perspektiften bakıldığında bu durum, uluslararası hukukun koruyuculuğundan ziyade, coğrafyanın ve güç asimetrisinin dayattığı zorunlu bir uyum sürecini ifade eder. Kısaca Finlandizasyon; bir devletin büyük bir gücü öfkelendirmeden varlığını sürdürme sanatıdır.

Büyük Güçler Arasında Sessiz Mutabakat

Son dönemde şekillenmeye başlayan yeni dünya düzeninin dikkat çekici özelliklerinden biri, Rusya, Çin ve ABD gibi büyük güçlerin, birbirlerinin yayılım alanlarına karşılıklı saygıya dayanan bir ilişki modeli geliştirmeleri oldu. Rusya'nın Kırım'ı ilhakı ve ardından Ukrayna'yı işgale başlamasıyla birlikte, bu eğilim çok daha görünür hale geldi. Normal şartlarda Avrupa'nın güvenliğini fiilen garanti eden ABD'nin, Moskova'nın yayılmacı adımları karşısında görece sessiz kalması, bu yeni denklemin önemli işaretlerinden biri olarak okunmalıdır. Devamındaki Trump–Putin görüşmelerinde, Trump'ın Putin'in revizyonist taleplerine karşı son derece anlayışlı bir tutum sergilemesi ise, Avrupa ülkelerini Rus yayılmacılığı karşısında fiilen yalnız bırakan ve Ukrayna'yı Rus nüfuzuna terk eden bir tabloyu beraberinde getirdi.

Benzer bir tablo, Trump yönetiminin Venezuela'ya yönelik sert müdahalesinde de kendini gösterdi. Haftalar boyunca denizden ve havadan süren abluka, başkentin bombalanması ve Devlet Başkanı Maduro'nun gece yarısı düzenlenen bir operasyonla kaçırılarak ABD'ye götürülmesi, uluslararası hukukun açık ihlali anlamına gelmesine rağmen, büyük güçler arasındaki dengeler bağlamında şaşırtıcı ölçüde “normalleştirilmiş” göründü. Trump'ın Venezuela'yı “narko-devlet” söylemiyle kriminalize ederek bu müdahaleyi meşrulaştırma çabası ve ülkenin, başta petrol olmak üzere yeraltı zenginliklerinin ABD'li şirketlere açılacağını ilan etmesi karşısında, Karakas'ın en önemli müttefiklerinden Rusya'nın gösterdiği yumuşak ve anlayışlı tavır, büyük güçler arasındaki örtük mutabakatı daha da görünür kıldı.

Benzer şekilde, yıllardır Venezuela ile enerji ve ticaret alanında kapsamlı işbirliği geliştirmiş olan Çin'in de, Washington'un Karakas üzerindeki yoğun baskısı karşısında görece sessiz kalması, bu yeni düzenin üçüncü sütununu oluşturdu. Tüm bu gelişmeler, Rusya, ABD ve Çin'in, birbirlerinin “arka bahçesi” olarak gördükleri bölgelerdeki yayılmacı politikaları, açık çatışmaya girmeksizin, karşılıklı müzakereler ve sessiz kabuller yoluyla anlayışla karşıladıkları, fiilen tanıdıkları bir uluslararası düzenin şekillenmekte olduğuna işaret ediyor.

Bugün Venezuela krizinde yaşadığımız bu tabloyu, bundan aylar önce İran'da da gözlemlemiştik. Yıllarca Rusya ve Çin ile enerji, ticaret, yatırım ve savunma alanlarında kapsamlı işbirliği anlaşmaları imzalayan, ABD'nin revizyonist baskıları karşısında Moskova ve Pekin'e dayanan İran, İsrail ve ABD'nin saldırıları karşısında bu müttefikler tarafından fiilen yalnız bırakılmıştı. Tahran'ın yaşadığı bu deneyim, büyük güçlerin stratejik çıkarları söz konusu olduğunda, uzun yıllara dayanan ittifak ve işbirliği ilişkilerinin bile koruyucu bir kalkan oluşturmadığını acı biçimde gösterdi.

Sonuç olarak, şekillenmekte olan bu yeni dünya düzeninde, büyük güçlerin yayılım alanlarında yer alan, askeri kapasitesi zayıf devletlerin uluslararası toplum ve hukuk tarafından fiilen korumasız bırakıldığı görülüyor. Bu ülkeler, ya büyük gücün taleplerine uyum sağlayarak “finlandize” olmayı kabul edecek ya da siyasal ve ekonomik yıkım riskini göze alacakları sert bir ikilemin içine sıkışıyorlar. Bu gerçeklik, norm ve ilkelere dayalı bir uluslararası düzen idealinin zayıfladığı, çıplak güç dengelerinin yeniden belirleyici hale geldiği anlamına geliyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde, özellikle kırılgan devletlerin askeri kapasiteye yatırım yapma ve genel devlet kapasitesini güçlendirme eğilimlerinin daha da hızlanması şaşırtıcı olmayacaktır.