Trump’ın Venezuela Hamlesi ve Küresel Enerji Satrancı

Trump’ın Venezuela Hamlesi ve Küresel Enerji Satrancı

ABD'nin Venezuela'yı haftalar boyunca havadan ve denizden abluka altına alması, başkent Karakas'ı bombalaması ve Devlet Başkanı Nikolas Maduro'yu gizli bir operasyonla kaçırarak yargılanmak üzere ABD topraklarına götürmesi, yalnızca bölgesel bir rejim değişikliği girişimi değildir. Bu adımlar, küresel güç mücadelesinin merkezine yerleşen enerji politikalarında köklü bir dönüşümün habercisi olarak okunmalıdır. Maduro sonrası Venezuela siyasetinin Washington tarafından şekillendirileceğini açıkça ilan eden Trump'ın, ülkenin petrol rezervlerinin ABD'li şirketlere açılacağını duyurması, bu müdahalenin arkasındaki stratejik aklın boyutlarını net biçimde ortaya koyuyor.

Venezuela'nın sahip olduğu devasa petrol rezervleri düşünüldüğünde, bu ülkeye yönelik operasyonun küresel enerji mimarisi açısından derin sonuçlar doğuracağı açık. ABD'nin Venezuela petrolünü fiilen kontrol etmesi halinde, Kanada ve ABD ile birlikte bu üçlünün dünya petrol rezervlerinin yaklaşık beşte birini tek elde toplaması söz konusu olacak. Bu tablo, Washington'u küresel enerji piyasalarının tartışmasız başat aktörüne dönüştürürken, petrol arz ve talebini, fiyatlamayı ve petrol ticaretinin dolar üzerinden yürütülmesini belirleme kapasitesini de güçlendirecektir. Böylece ABD, küresel güç rekabetinde Çin ve Rusya'ya karşı önemli bir üstünlük elde ederken, geleneksel petrol üreticisi rantiyer devletlerin ise ciddi bir dezavantaj sürecine sürükleneceği yeni bir enerji çağının kapıları aralanmaktadır.

ABD Hegemonyasının Enerji Temelleri

Küresel enerji piyasalarına hâkimiyet, ABD'yi süper güç konumuna taşıyan en kritik unsurlardan biriydi. İkinci Dünya Savaşı sonrasında petrol arzı, fiyatlaması ve dağıtımı üzerinde kurduğu denetim, Washington'a yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir üstünlük sağladı. Petrol ticaretinin dolar üzerinden yapılmasını garanti eden finansal ve askeri güç mekanizmaları, doları küresel rezerv para haline getirirken, ABD'ye rakipsiz bir mali manevra alanı sundu. Enerji akışını ve fiyatlarını etkileyebilme kapasitesi, ABD'nin ittifak ilişkilerini şekillendirmesine, rakiplerini baskılamasına ve uluslararası sistemde tartışmasız süper güç statüsünü pekiştirmesine imkân verdi.

2000'li yılların başlarına kadar petrol rezervleri ve üretici ülkeler üzerindeki gücü sayesinde süper güç konumunu sürdüren ABD, bu tarihten sonra küresel enerji piyasalarındaki rolünü köklü biçimde dönüştüren bir stratejiye yöneldi. Kaya gazı devrimi ile ileri teknolojiyi enerji tedarikiyle birleştiren Washington, önce enerjide kendi kendine yeterli hale geldi. Takip eden süreçte Trump'ın ikinci dönemiyle birlikte, Amerika kıtasındaki tüm rezervlerin tek merkezden kontrol edilmesine yönelik agresif bir politika benimsedi. Bu yeni dönemin temel hedefi, Venezuela, Kanada ve ABD petrol rezervlerinin tek elden yönetildiği bir enerji tekeli kurmaktı.

 

Rusya ve İran gibi büyük üreticilere uygulanan yaptırımlarla küresel petrol ve doğalgaz rezervlerinin önemli bir kısmının piyasa dışına itildiği, yapay zeka alanındaki köklü dönüşümün enerji ihtiyacını katladığı bir dönemde, Çin ile yürütülen küresel rekabette ABD açısından enerji kaynakları üzerinde kurulacak tekel, belirleyici bir avantaj sağlamaktadır. Bu strateji, yalnızca bazı üretici ülkeleri piyasadan dışlamayı değil, aynı zamanda büyük rezerv sahibi ülkeleri doğrudan kontrol altına alarak enerji akışını, fiyatlamayı ve dolayısıyla küresel güç dengesini yeniden şekillendirmeyi amaçlamaktadır.

Yeni Enerji Jeopolitiğinde Kim Kaybedecek?

Bugün ABD ile Çin ve Rusya arasında çok katmanlı, uzun soluklu bir güç rekabeti yaşanıyor. Bu rekabetin en kritik boyutlarından birini de Çin'in nadir toprak elementleri (NTE) üzerindeki fiili hakimiyeti oluşturuyor. Yüksek teknoloji üretiminde vazgeçilmez olan bu elementler; yapay zeka donanımları, ileri yarı iletkenler, hassas sensörler, uydu ve roket teknolojileri, füze güdüm sistemleri, radarlar, savaş uçakları ve insansız hava araçları gibi savunma sanayii ürünlerinin kalbinde yer alıyor. Aynı şekilde, Endüstri 4.0'ın temel sütunları olan robotik, nesnelerin interneti, akıllı şehirler ve yeşil enerji teknolojileri (rüzgâr türbinleri, elektrikli araç motorları, bataryalar vb.) için de NTE'ler stratejik önemde.

Çin, üretim zincirinin hem maden çıkarma hem de rafine etme ve işleme safhalarında ciddi bir kapasite ve teknoloji biriktirmiş durumda. Bu konumu, Pekin'e hem tedarik güvenliği hem de fiyatlama ve erişim üzerinde önemli bir baskı aracı sunuyor. ABD ile giriştiği jeopolitik ve jeoekonomik rekabette Çin, NTE'leri yalnızca bir hammadde değil, aynı zamanda diplomatik ve ekonomik bir kaldıraç olarak kullanıyor. Bu sayede, Endüstri 4.0 çağında stratejik sektörlerde öne geçme, tedarik zincirlerini kendi lehine şekillendirme ve rakiplerinin teknolojik atılım yapma kapasitesini sınırlama imkânına sahip oluyor.

NTE'lerde ciddi bir avantaja, hatta bazı kalemlerde fiili bir tekele sahip olan Çin, hidrokarbon kaynakları açısından ise son derece kırılgan bir profile sahip. Ülke, toplam enerji ihtiyacının neredeyse üçte ikisini hâlâ kömürden karşılıyor, doğalgazının neredeyse tamamını ve petrol ihtiyacının yaklaşık üçte ikisini dışarıdan ithal etmek zorunda. Büyüyen orta sınıfın artan otomobil talebi, petrol tüketiminde adeta patlamaya yol açınca, Pekin yönetimi stratejik bir yönelimle iç pazarı agresif biçimde elektrikli otomobillere kaydırmaya başladı. Bu sayede hem petrol bağımlılığını kısmen azaltmak hem de büyük şehirlerdeki hava kirliliğini kontrol altına almak hedefleniyor.

Ancak bu dönüşüm, Çin'in enerji denklemindeki yapısal bağımlılığı tamamen ortadan kaldırmış değil. Karayolu taşımacılığında elektrifikasyon belirgin bir mesafe almış olsa da, deniz taşımacılığı, ağır sanayi, kömürün yol açtığı kronik hava kirliliği, sivil havacılık ve hızla büyüyen Çin donanmasının yakıt ihtiyacı ülkenin petrol ve doğalgazda dışa bağımlılığını sürdürmesine neden oluyor. Enerji güvenliği açısından kritik boğaz ve geçitlere (Hürmüz, Malakka vb.) duyulan bağımlılık, Çin'i jeopolitik risklere açık kılıyor. Bu nedenle Pekin, bir yandan NTE tekelini jeostratejik koz olarak kullanırken, diğer yandan enerji arzını çeşitlendirme, boru hattı projeleri, nükleer ve yenilenebilir yatırımlar üzerinden bu kırılganlığı azaltmaya çalışıyor.

Trump yönetimi, son dönemde, Çin ile girdiği bu sert rekabette, Pekin'in NTE'lerdeki tekelini dengelemek için açık biçimde “petrol silahına” yaslanan bir strateji izlemeye başladı. Venezuela ve zaman zaman Kanada'ya yönelik söylem ve müdahale sinyalleri, küresel petrol rezervlerini mümkün olduğu ölçüde ABD merkezli bir denetim altına alma arayışının parçası olarak okunmalıdır. Bir yandan Amerika kıtasındaki petrol rezervleri üzerinde fiili bir tekel kurma çabası, diğer yandan Körfez ülkeleriyle derinleştirilen enerji ortaklıkları sayesinde, Washington'un küresel hidrokarbon piyasalarındaki ağırlığı belirgin biçimde artıyor. Bu tablo, Çin'in petrol ve doğalgaz tedarik zincirlerinde ciddi kırılganlıklar yaratma potansiyeli taşıyor. Dolayısıyla bu strateji, Çin'in nadir toprak elementlerini dış politikada bir baskı aracı olarak kullanma eğilimini dengelemek, hatta kırmak amacıyla, ABD'nin hidrokarbon kartını bilinçli bir jeopolitik silah olarak devreye soktuğu bir enerji tekeli siyaseti şeklinde tanımlanmalıdır.

Trump yönetiminin Venezuela merkezli enerji stratejisi, yalnızca bölgesel bir rejim değişikliği girişimi değil, küresel güç mücadelesinde enerji kartlarının yeniden dağıtılmasına dönük kapsamlı bir hamle olarak okunmalıdır. ABD'nin Amerika kıtasındaki hidrokarbon rezervleri üzerinde fiili bir tekel kurma arayışı, Körfez üreticileriyle derinleştirilen işbirliği ve Rusya ile İran gibi üreticilerin yaptırımlarla piyasa dışına itilmesi, Washington'u küresel enerji mimarisinin merkezine yeniden yerleştirmeyi hedefliyor. Buna karşılık Çin, NTE tekelini kullanarak Endüstri 4.0 çağında teknolojik üstünlüğünü konsolide etmeye çalışıyor. Önümüzdeki dönemde enerji jeopolitiği, bir tarafta petrol ve doğalgaz, diğer tarafta nadir toprak elementleri üzerinden şekillenen iki eksenli bir rekabet alanına dönüşecektir. Bu sert çekişme, özellikle enerjiye bağımlı, askeri ve ekonomik kapasitesi sınırlı ülkeler için daha kırılgan, dış baskılara daha açık ve “büyük güçlerin stratejik satrancının piyonu” olma riskinin arttığı bir uluslararası ortam anlamına gelmektedir.