Hukuk, insanlar arasında olması gereken asgari sınır ve kuralları ifade ederken ahlak, hukuka ilave olarak insanın, kurallar ve yaptırımlar olmasa da kendisi başta olmak üzere tüm mahlukata dair davranışını ifade eder. Burada teknik tanıma girmek istemesek de ahlakın, yerleşik ve bilinçli hali ifade ettiğini hatırlatmak gerekiyor. Bu anlamda duygu ve davranışlar, ahlaki eylem olarak nitelenemez. Duygular, anlık ve amaçsızdır ve bu manada etkilenmeye açıktır. Davranışlar da aslında duyguların eyleme dönüşmüş halini ifade eder. Duygu ve davranışlar, tüm canlılarda ortaktır. Ahlak ise insana özgüdür. Bu yüzden ahlak, daha istemli ve daha az etkilenmeye açıktır. Ayrıca ahlakta amaç bulunmaktadır. Şöyle ki bir kuzu, otu gördüğünde yer. Ama insan bu otu ölçülü yemeyi veya sağlığına uygun daha yararlı şeyleri besin olarak almayı yahut bu otun başkasına da ait olabileceğini hesap eder. Yine bu anlamda insan geçmişten ders çıkarıp geleceğe dair planlar yapar. İnsanı diğer canlılardan ayıran akıl ve irade sahibi olmak bunu gerektirmektedir.
Düşünce tarihi boyunca ahlak ve hukukun kaynağına dair üç temel görüş bulunduğunu görmekteyiz. İlki “doğal ahlak” ve “doğal hukuk” teorisidir. Bu teori daha çok pozitivist ve materyalistler tarafından kabul edilmektedir. Teoriye göre insan, doğal bir varlıktır. Bu yüzden de doğuştan getirdiği hakları vardır ve bunun korunması gerekir. Fakat bu teoriye yapılan eleştiri; tabiatta, insanın anladığı anlamda bir ahlakın olmadığıdır. Aslında tam bu noktada rasyonel veya felsefi ahlak ve hukuk teorileri ortaya çıkar. Bu teoriye göre insan medenidir. Yiyeceğe başını götürmez, yiyeceği ağzına getirir. Tabiatı olduğu gibi kullanmaz; dönüştürür. Elbise giyer ve birçok eylemi bir tören dahilinde yapar. İnsan etrafı ile ilişki kurduğu için diğer insanlarla bir uzlaşma ve anlaşma yapar.
Günümüzde biyoloji temelli psikoloji ve diğer teoriler de doğal ahlak ve doğal hukuk teorisi içinde ele alınabilir. Doğal ahlak ve hukuk, kulağa masummuş gibi görünse de doğada aslan, parçalar; kaplan çalar. Yani canlılar arasında iyi-kötü ve güzel-çirkin gibi ayrımlar bulunmaz.
Tarihte Herakleitos ve Aristoteles başta olmak üzere birçok filozof, rasyonel veya felsefi ahlakı savunmaktadır. Bu teorinin bir başka ilkesi de ölçülü davranmaktır. Aristoteles'e göre ahlak, orta yollu olmaktır ve bu anlamda ifrat ve tefrit diye ifade edilen iki aşırı uç, ahlaksızlık ve yanlış olarak telakki edilmektedir. Şöyle ki insan, hayatını tehlikeye atacak kadar kendisini aç bırakamaz. Diğer taraftan sağlığına zarar verecek derecede aşırı yemesi de yanlıştır. Yine örneğin insanın gereksiz ve yersiz öfkelenmesi ahlaka aykırı olduğu gibi temel haklarını korumada sakin davranması da ahlaki bir davranış olarak kabul edilemez.
Felsefî ahlakın en alt sınırını Epikür şu biçimde ifade etmiştir; İnsan içki içebilir, zina da edebilir. Ama aşırı içki içerse sağlığını bozar ve hayatının geri kalanında içemez. Yine malını tüketirse ilerde muhtaç kalır. Bu yüzden ölçülü olması gerekir. Diğer taraftan insan başkasının namus ve şerefine saygı duymazsa kendi şerefini de koruyamaz. Bu yüzden insan çevresi ile uyumlu yaşamak ve onların haklarına saygı göstermek durumundadır.
Felsefi ve rasyonel ahlakta doğal hukuk ve ahlakın kuralları korunur fakat ilave olarak insana özgü ölçü ve kurallar getirilir. Doğal ahlak, insana yakışan bir davranış değildir. Felsefi ve rasyonel ahlak ise insan olmanın asgari gereklerini yerine getirmektir ve ikinci seviyede ahlak ve hukuk olarak kabul edilebilir.
Ahlakın ve hukukun üçüncü ve en ideal seviyesi ise dini ahlak ve hukuktur. İslam özelinde konuşmak gerekirse İslam, doğal ve felsefi ahlakı kabul eder. Şöyle ki insan, kendine veya başkasına zarar veremez. Bu doğal hukuktur. İlave olarak insan aklı; iyi-kötü, adalet-zulüm ayrımı yapabilir. Mesela Allah Teâlâ birçok kavmi zulmettiği için helak ettiğini beyan edip adaleti ve adil şahit getirmeyi emrederken bir adalet tanımı yapmamıştır. Zira insan, bu tanımı zaman ve zemine göre yapabilecek kabiliyettedir. Ayrıca insan akıl sahibi olmak zorundadır. Zira başta hak din ayrımı olmak üzere hak-batıl ayrımı yapmak için akıllı olmak şarttır. Bu yüzden de İslam, aklı başında olmayan kimseleri sorumlu tutmamıştır.
Fakat İslam, ahlak ve hukuka dair ilave kurallar koymuştur. Örneğin evlenme yasakları gibi. Mesela bizim milli ve manevi değerlerimizden olan “namus” kavramı dini bir olgudur. Namusun felsefi ya da doğal hukukta kesin bir karşılığı yoktur. Mesela yine “şehitlik” de dini bir saikle talep edilir. Para veya makam için şehit olunmaz. Şehitlik, milli ve manevi değerler içindir. Bu anlamda İslam, insanın doğuştan getirdiği birçok hakkı garanti altına almış ve bunları korumak uğruna yapılan mücadele sonunda hayatını kaybetmeyi şehitlik olarak tanımlamıştır.
Bunun haricinde farklı ahlak teorileri bulunsa da ana görüşler bunlardır. Burada önemli gördüğümüz için bir başka hak teorisi olarak “hukukun kaynağı toplumdur” görüşüne değinmek istiyoruz. İslam dini, birtakım ilkeleri kendi uhdesinde bulundururken insanların maslahatı ve kişisel tercihlerine de alan açmaktadır. Bu anlamda topluma da “örf” adı altında birçok alanda hareket imkanı tanımıştır. Aslında Hak Teâlâ, insanın bilerek ya da bilmeden hata edebilecek olduğu hususları insanın iradesine bırakmamıştır. Burada da Allah korkusu ve Allah'a hesap vermeyi temel esas ve yaptırım olarak vaz etmiştir. Örneğin insan, yola diken atmanın kötü olduğunu ve buradaki dikeni kaldırmanın güzel bir iş olduğunu bilebilir. Ama “hep ben niye kaldırıyorum?” ya da “bu yol zaten falanın yolu, o da kötülüğü hak ediyor” diyebilir. İşte İslam burada kişinin kendi amellerinden sorumlu olduğu ve zarara zararla karşılık verilemeyeceği gibi ilkeleri vaz etmiştir.
Tekrar toplumun hukuk ve ahlakın kaynağı olduğu görüşüne dönersek; evet her toplum sosyal veya siyasi olarak birtakım kurallar koyabilir veya uzlaşmalar yapabilir. Örneğin vergi oranları ve trafik kuralları gibi. Kırmızı ışıkta durmanın herhangi bir felsefi ya da dini kaynağı ya da saçmalığı yoktur. Bu sadece uzlaşmadır. Fakat örf, makul ve meşru olmak zorundadır. Örneğin örf, toplumun bir kesimine ayrımcılık yapamaz. Ya da örf, insanların doğuştan getirdiği evrensel olarak kabul edilen hakları, olağanüstü haller haricinde yok sayamaz. Örneğin mülk edinme ve inanç hürriyeti gibi. Ya da toplum, fıtrata aykırı ve dolayısıyla da kendi varlığını tehlikeye atan karşı cinsler arasındaki evliliği yasaklayamaz veya buna aykırı uygulamalarda bulunamaz.
Burada örnek olarak şu hususu tartışabiliriz. Mesela biz, bir insanın bir makamı hak etmediğini düşünebiliriz. Burada bizim ölçümüz, ehliyet ve liyakattir. Fakat hukukun kaynağı olarak toplumu ve dolayısıyla toplumu temsil eden yöneticileri gören kesime göre yöneticiler; ya toplumun ya da Allah'ın yeryüzündeki temsilcileri olarak, bir şeyi birine nasip edebilir veya etmeyebilir. Bu yüzden yönetimin kendisine hak etmediği halde verdiği şeyi hak olarak görebilir. Oysa İslam, hiçbir otoriteye Allah adına kanun koyma ya da paylaştırma yetkisi vermez. Evet Allah, ihsan edebilir. Ama Mevlâ Teâlâ, kuluna birtakım haklar vermiş ve kuluyla sözleşme yapmıştır. Kul bu ahde uyduğu sürece Allah da adil ve hikmetli davranacaktır. Şu halde ilahi iradenin bile keyfi ve hikmetsiz davranmadığı bir yerde herhangi bir otoritenin kendinde bu hakkı bulması doğru değildir.
Sonuç olarak ifade etmek gerekirse hak ve ahlakın değişik kaynakları olabilir. Temel haklara doğal haklar denebilir. Ama insanın birçok ahlaki eylemi rasyonel zeminde belirlenmiştir. Topluma da birtakım kurallar verme yetkisi verilmiştir. Din de bazı hususları kendi uhdesine almış ve başka bir otoriteye buna müdahale etme hakkı vermemiştir. Şu halde hangi eylemin hangi kaynaktan geldiğini bilmek, ve kaynaklar arasında çelişki olduğunda önce dini ahlaka, sonra sırasıyla rasyonel ve doğal hukuka başvurmak gerekir. Örneğin bir mesele rasyonel olabilir ama toplumun maslahatına uygun değilse terkedilebilir. Yine toplumun birtakım kuralları olabilir. Ama bu kurallar makul ve meşru değilse itibar edilmeyebilir. Özetle ifade etmek gerekirse tüm eylemlerde ölçülü ve ilkeli olmak gerekir. İlke ilk olarak ilahi olanlardır. Mesela domuz eti yeme meselesi üzerinden konuşmak gerekirse “ölme riski”, buradaki hükmü terk etmek için bir ilkedir. Ölçü ise “açlıktan ölmeyecek kadar” yemektir. Yani fazlası yenilemez.
Aslında özgürlük tartışmalarında da sorun; sorumluluk, ilke ve ölçü tartışmalarıdır. İnsanlar özgür olmalıdır zira özgür olmadığında eylemleri ahlaki olmaz. Fakat insan, sorumluluk sahibi olduğu, milli ve manevi değerlere uygun davrandığı ve başkalarına zarar vermediği ölçüde özgür olmalıdır.