Arap Baharı, Ortadoğu, Afrika ve kısmen Asya'da devlet merkezli düzeni sarsan en önemli kırılmalardan biri oldu. 2011 sonrası süreçte rejimler zayıfladı, merkezi otoriteler çözüldü ve bu boşlukta devlet dışı aktörler hızla görünürlük kazandı. Silahlı direniş örgütleri, ideolojik hareketler ve vekil yapılar, yalnızca güvenlik sahnesinde değil, siyasal meşruiyet alanında da etkili aktörlere dönüştü. Hamas, Hizbullah, Husiler, İhvan çizgisindeki siyasi hareketler ve Afrika Boynuzu'ndaki benzeri yapılar, bu dönemde “halkın alternatifi” söylemiyle meşruiyet üretti. Ancak bu yükseliş kalıcı olmadı. 2010'ların sonundan itibaren küresel güvenlik mimarisi tersine döndü. ABD, İsrail ve Batılı müttefikler, Arap Baharı sırasında destekledikleri veya göz yumdukları birçok devlet dışı aktörü artık istikrarsızlık kaynağı olarak tanımlamaya başladı. Vekâlet savaşlarının kontrol edilemez hale gelmesi, radikalleşmenin yayılması ve bu aktörlerin zamanla kendi gündemlerini dayatması, büyük güçler açısından maliyetli bir tablo yarattı. Bu noktada güvenlik rejimi yeniden devlet merkezli bir çizgiye oturdu. Bu dönüşüm özellikle Doğu Akdeniz–Filistin–Şam hattını merkeze alan yeni bir jeopolitik kurguyla ilerledi. İsrail'in güvenliği, İran'ın çevrelenmesi ve bölgesel istikrarın yeniden tesis edilmesi, devlet dışı aktörlerin tasfiyesi veya dönüştürülmesini öncelikli hedef haline getirdi. IŞİD'in bir dönem dolaylı desteklerle büyütülüp ardından tasfiye edilmesi, bu pragmatik yaklaşımın çarpıcı bir örneğidir. Benzer biçimde, İran eksenindeki milis ağlarının ve Müslüman Kardeşler geleneğinin aynı “güvenlik torbasına” konulması, bu yeni dönemin ayırt edici özelliği oldu. Bu bağlamda “devlet dışı aktörlerin sonu” ifadesi, onların tamamen ortadan kalkmasından ziyade, bağımsız ve silahlı siyasal özne olma kapasitesinin sistematik biçimde daraltılmasını ifade ediyor. Yeni düzen, bu aktörleri ya devlet içine çekmeye ya da meşruiyet alanı dışına itmeye odaklanıyor.
Küresel ve Bölgesel Aktörlerin Yeni Bakışı: Güvenlikten Meşruiyet Mühendisliğine
Bugün küresel aktörler devlet dışı yapılara artık ideolojik değil, işlevsel bakıyor. ABD ve Avrupa açısından mesele, bu aktörlerin neyi savunduğundan çok, sistemi ne kadar istikrarsızlaştırdığı ile ilgili. İsrail açısından ise konu doğrudan varoluşsal güvenlik tehdidi bağlamında ele alınıyor. Bu nedenle Hamas gibi yalnızca kendi topraklarında faaliyet gösteren ve uluslararası saldırganlık geçmişi olmayan yapılar dahi, küresel söylemde “terörist” kategorisine sıkıştırılıyor. Bu noktada bölgesel aktörlerin konumlanışı da belirleyici. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, Arap Baharı sonrasında İhvan çizgisini varoluşsal tehdit olarak kodladı. Ancak 2020'ler itibarıyla ideolojik sertlik yerini pragmatizme bıraktı. Riyad'ın İran'la diplomatik normalleşmeye gitmesi, BAE'nin Suriye ve Katar'la ilişkileri düzeltmesi, yeni dönemde istikrarın ideolojinin önüne geçtiğini gösteriyor. Bu değişim, devlet dışı aktörlerin manevra alanını daha da daraltıyor. Türkiye bu tabloda farklı bir çizgi izledi. Libya, Somali ve Suriye örneklerinde Ankara, doğrudan devlet dışı aktörleri değil, meşru hükümetleri ve hukuki çerçeveyi önceledi. Kısa vadede maliyetli görünen bu yaklaşım, uzun vadede Türkiye'yi istikrar üreten bir aktör konumuna taşıdı. Bugün Batı'nın ve Körfez'in geldiği nokta, büyük ölçüde Türkiye'nin yıllardır savunduğu “meşru aktör–meşru güç” yaklaşımıyla örtüşüyor.
Hamas ve İhvan özelinde ise tablo daha çarpıcı. ABD ve bazı Avrupa ülkeleri, Hamas'ı artık müzakere edilecek bir siyasal özne değil, tasfiye edilmesi gereken bir güvenlik sorunu olarak konumlandırıyor. Gazze'de gündeme gelen teknokrat hükümeti ve uluslararası Barış Kurulu projeleri, Hamas'ı masanın dışına itmeye dönük açık hamlelerdir. Benzer biçimde İhvan, birçok ülkede sistematik olarak siyaset dışına itiliyor; Tunus, Mısır ve kısmen Ürdün örnekleri bunun göstergesi. Bu yaklaşım, yalnızca Hamas ve İhvan'a özgü değil. Aynı mantık Sudan, Yemen, Libya ve Somali'de de işletiliyor. Ortak payda şu: Devlet dışı aktör olarak kalmak, artık uzun vadeli bir siyasal seçenek değil.
Devlet Dışı Aktörlerin Önündeki Seçenekler: Hamas ve İhvan Ne Yapabilir?
Bu yeni güvenlik rejimi karşısında Hamas, İhvan ve benzeri İslami hareketlerin önünde sınırlı ama net seçenekler bulunuyor. İlk ve en kritik seçenek, siyasal irade ortaya koyarak meşru aktör olma yönünde stratejik dönüşüm gerçekleştirmek. Bu, silahlı kapasitenin mutlak reddi değil; fakat silahın siyasal kimliğin merkezinden çıkarılması anlamına geliyor.
Hamas açısından bu, Filistin devleti vizyonu etrafında yeniden konumlanmayı zorunlu kılıyor. Direniş söylemini tamamen terk etmeden, siyasal temsil ve yönetişim iddiasını öne çıkaran bir strateji geliştirilmeli. Aksi halde Hamas, uluslararası sistem tarafından bilinçli biçimde “devlet dışı terör aktörü” pozisyonuna itilecek ve muhatap olmaktan çıkarılacaktır. Gazze'de kurulması planlanan teknokrat yönetim, bu riskin somut göstergesidir.
İhvan için tablo daha yapısal. İhvan geleneği tarihsel olarak üç eksen üzerinde şekillendi: davet ve ıslah, siyaset ve direniş. Bugün bu üçlüden yalnızca siyaset merkezli ve devlet içinde kalan modellerin hayatta kaldığı görülüyor. Sudan ve Yemen örnekleri bu açıdan öğretici. Sudan'da İslami hareketin orduyla birlikte hareket ederek devlet içi pozisyonunu koruması, onu tamamen tasfiye olmaktan kurtardı. Yemen'de Islah Partisi'nin meşru hükümet ekseninde kalması, benzer bir işlev gördü. Buna karşılık Mısır, Tunus ve Gazze örneklerinde devlet dışı aktör konumuna itilen yapılar sistematik olarak oyun dışına çıkarıldı. Bu durum, İhvan ve benzeri hareketler için net bir uyarı niteliğinde: Devletle çatışan değil, devlet içinde siyaset üreten aktörler ayakta kalabiliyor.
Son seçenek ise ideolojik revizyon ve uzun vadeli toplumsal itibar inşasıdır. Kısa vadede geri çekilme, görünürlüğü azaltma ve doğrudan iktidar hedefinden vazgeçme, bazı hareketler için hayatta kalma stratejisi olabilir. Türkiye'de ve bazı Körfez ülkelerinde gözlenen “profil düşürme” eğilimi, bu yaklaşımın örneklerindendir.
Sonuç olarak devlet dışı aktörlerin küresel sistemin dışına itildiği yeni bir uluslararası düzene doğru geçiş dönemi başlamaktadır. Dolayısıyla bugün gelinen noktada devlet dışı aktörlerin altın çağı sona ermiştir. Bu, direnişin veya İslami siyasetin bittiği anlamına gelmez; fakat devlet dışı, silahlı ve bağımsız siyasal aktör olma modelinin sürdürülemez hale geldiğini gösterir. Küresel ve bölgesel güvenlik mimarisi, artık meşruiyeti silah üzerinden değil, devlet ve kurumsallık üzerinden tanımlıyor. Hamas, İhvan ve benzeri hareketler için bu bir yol ayrımıdır. Ya yeni siyasal gerçekliği okuyarak meşru aktör olma yönünde cesur ve net adımlar atacaklar ya da sistematik biçimde masa dışına itilecekler. Önümüzdeki on yıl, bu hareketlerin ne kadar stratejik düşünebildiğini ve dönüşüm kapasitesine sahip olup olmadığını gösterecek. Bu yalnızca onların değil, Ortadoğu'nun geleceğini de belirleyecek.