Yemen'de son dönemde yaşanan gelişmeler, yalnızca sahadaki askeri dengelerin değil, bölgesel güçlerin Yemen'e ve genel olarak Ortadoğu düzenine bakışının da köklü biçimde değişmekte olduğunu göstermektedir. Uzun yıllardır vekalet savaşları, parçalı aktörler ve geçici ittifaklar üzerinden yönetilen Yemen dosyası, artık yeni bir eşiğe girmiş durumdadır. Özellikle Suudi Arabistan'ın, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) destekli Güney Geçiş Konseyi (GGK) ve benzeri ayrılıkçı yapılar karşısında aldığı sert askeri ve diplomatik tavır, Riyad'ın Yemen politikasında niteliksel bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu dönüşüm, Yemen iç savaşını dar bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarıp, Kızıldeniz güvenliği, bölgesel devlet bütünlüğü ve yeni Ortadoğu mimarisi tartışmalarının merkezine taşımaktadır.
Suudi Arabistan'ın GGK kontrolündeki stratejik noktaları hava saldırılarıyla hedef alması ve Yemen'in toprak bütünlüğünü ısrarla vurgulaması, Riyad'ın artık parçalı ve kontrolsüz aktörlere dayalı bir denge siyasetinden uzaklaştığını göstermektedir. Bu sert tavrın arka planında yalnızca Husilerin yarattığı askeri tehdit değil; aynı zamanda BAE'nin Yemen'in güneyinde inşa etmeye çalıştığı ayrılıkçı düzenin, Suudi Arabistan'ın ulusal güvenliği, sınır bütünlüğü ve Kızıldeniz üzerindeki stratejik çıkarları için doğrudan bir risk alanı üretmesi yatmaktadır. GGK'nin İsrail'i tanıma yönündeki açıklamaları da bu riski daha görünür hâle getirmiş; bu yapıların İsrail eksenli yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin parçasına dönüşebileceği algısını güçlendirmiştir. Riyad'ın müdahalesi, bu gidişatı durdurmaya yönelik bir “geç kalmış farkındalık” olarak okunabilir.
Suudi Arabistan'ın Yemen Politikasında Stratejik Revizyon
Suudi Arabistan'ın son hamleleri, Yemen politikasında uzun süredir ertelenen bir stratejik revizyonun artık kaçınılmaz hâle geldiğini göstermektedir. Riyad, yıllardır Yemen'de iki temel ikilem arasında sıkışmış durumdaydı. Bir yandan Islah Hareketi (Yemen'deki Müslüman Kardeşler) ve benzeri İslami aktörlere mesafeli durma refleksi; diğer yandan sahadaki gerçeklik nedeniyle bu aktörlerle zorunlu ilişkiler kurma ihtiyacı. Bu çelişki, Suudi Arabistan'ın Yemen'de ne istikrarlı bir ortaklık ağı kurmasına ne de sürdürülebilir bir siyasi düzen inşa etmesine imkân tanıdı.
Husilere verilen dolaylı destekle başlayan süreç, kısa vadede Islah merkezli dönüşümü durdurmuş gibi görünse de uzun vadede Husileri Suudi Arabistan için doğrudan bir güvenlik tehdidine dönüştürdü. Sınır ötesi saldırılar, enerji altyapısını hedef alan eylemler ve Kızıldeniz'de artan askeri riskler, Riyad'ın Yemen dosyasını yeniden tanımlamasına yol açtı. Bu noktada BAE'nin güney Yemen'de yürüttüğü ayrılıkçı projelerin de kontrolden çıktığı ve Suudi Arabistan'ın uzun vadeli çıkarlarıyla örtüşmediği netleşti.
Bugün Suudi Arabistan açısından Yemen'de üç temel stratejik öncelik öne çıkmaktadır. Birincisi, ulusal güvenliğin doğrudan korunmasıdır. Husilerin askeri kapasitesi ve bölgesel bağlantıları, Yemen'i Suudi Arabistan'ın güvenlik mimarisinde merkezi bir dosya hâline getirmiştir. İkincisi, Yemen'deki parçalanma senaryolarının Suudi Arabistan'ın kendi iç bütünlüğü üzerinde yaratabileceği dolaylı etkilerdir. Üçüncüsü ise Kızıldeniz güvenliğidir. Babü'l-Mendeb hattında istikrarsız bir Yemen, yalnızca Suudi Arabistan'ın değil, küresel ticaretin de kırılganlaşması anlamına gelmektedir.
Bu üç başlık, Riyad'ı Yemen'in toprak bütünlüğünü savunmaya zorlayan yeni bir stratejik hatta yöneltmiştir. “Toprak bütünlüğü” vurgusu, artık Suudi dış politikasında geçici bir söylem değil; Yemen, Libya ve Sudan gibi dosyalarda tekrar eden temel bir ilkeye dönüşmektedir.
Türkiye–Suudi Arabistan Yakınlaşması
Suudi Arabistan'ın bu stratejik dönüşümü, Riyad'ı doğal olarak Türkiye ile aynı politik hatta yaklaştırmaktadır. Türkiye Suriye, Libya, Sudan ve Yemen dosyalarında uzun süredir devletlerin toprak bütünlüğünü savunan bir yaklaşım benimsemektedir. Ankara'nın Somali'de kurduğu askeri ve güvenlik varlığı, Sudan'a yönelik girişimleri ve Kızıldeniz hattını bütüncül bir stratejik alan olarak okuması, Yemen'i bu zincirin eksik ama tamamlayıcı halkası hâline getirmektedir.
Türkiye'nin Yemen'de olası bir rol üstlenmesi, yalnızca sahadaki askeri dengelerle ilgili değildir. Bu rol, Kızıldeniz güvenliği, deniz ticaret yollarının korunması ve bölgesel istikrarın sağlanması açısından da anlam taşımaktadır. Suudi Arabistan açısından bakıldığında ise Türkiye, Yemen'de sahadaki yerel aktörlerle (Islah Hareketi, aşiret ve kabile ağları) daha sağlıklı ilişkiler kurabilen, askeri-lojistik kapasiteye sahip ve uluslararası meşruiyet üretebilen nadir aktörlerden biridir.
Bu bağlamda Türkiye–Suudi Arabistan iş birliği, Yemen'de yeni bir denge üretme potansiyeline sahiptir. Böyle bir eksen, Husilerin İsrail merkezli planlarda bir “tasfiye aracı” olarak kullanılmasının önüne geçebilir; askeri yok etme yerine siyasi entegrasyon seçeneklerini gündeme getirebilir. Aynı zamanda Islah Hareketi'ni dışlamayan, aşiret ve kabile dengelerini merkeze alan bir geçiş sürecinin inşa edilmesine katkı sunabilir. Bu yaklaşım, Yemen'de kalıcı istikrar için en rasyonel yol olarak öne çıkmaktadır.
Parçalı Federasyon Modeli Tartışmaları ve Bölgesel Tepkiler
Yemen'deki son gelişmeler, ABD ve İsrail'in bölgede teşvik ettiği ileri sürülen “parçalı federasyon” modeline karşı oluşan bölgesel tepkilerle birlikte okunmalıdır. Bu modele göre, Suriye, Libya, Sudan ve Yemen gibi ülkelerde güçlü merkezi devletler yerine, gevşek bağlarla birbirine eklemlenmiş özerk yapılar üzerinden daha “yönetilebilir” bir bölgesel düzen hedeflenmektedir. BAE'nin Yemen'in güneyindeki politikaları ve GGK'nin İsrail ile kurduğu ilişkiler, bu yaklaşımın sahadaki yansımaları olarak değerlendirilmektedir.
Ancak Suudi Arabistan'ın son hamleleri, bu modele karşı ciddi bir direnç ortaya çıktığını göstermektedir. Riyad, parçalanmış devletlerin uzun vadede yalnızca çevre ülkeleri değil, bizzat kendisini de tehdit edeceğini daha net biçimde görmeye başlamıştır. Bu nedenle Yemen'de, hatta daha geniş bir çerçevede Ortadoğu'da, “istikrar üretmeyen parçalanma” yerine “kontrollü bütünlük” anlayışına yönelmektedir. Türkiye ile bu konuda ortak bir dilin gelişmesi, BAE-İsrail eksenine karşı dengeleyici bir blok ihtimalini güçlendirmektedir. Bu süreç, Mısır'ı da zamanla bu hatta yakınlaşmaya zorlayabilecek bir bölgesel yeniden hizalanma potansiyeli taşımaktadır.
Sonuç olarak Yemen'de yaşanan son gelişmeler, vekalet savaşlarına dayalı parçalı düzenin sürdürülemez hâle geldiğini ve bölgesel aktörlerin daha bütüncül çözümlere yönelmek zorunda kaldığını göstermektedir. Suudi Arabistan'ın tavır değişikliği ve Türkiye ile artan politika uyumu, Yemen krizinin çözümü için yeni ve görece umut verici bir pencerenin açıldığını düşündürmektedir. Bu pencerenin açık kalıp kalmayacağı, Türkiye-Suudi Arabistan iş birliğinin derinliğine, yerel dinamiklerin (Islah ve aşiret yapıları) dışlanıp dışlanmayacağına ve uluslararası aktörlerin bu sürece vereceği tepkiye bağlı olacaktır.
Eğer bu iş birliği sürdürülebilir bir diplomatik ve güvenlik çerçevesine dönüşebilirse, Yemen'de başkentin yeniden Sana'ya taşındığı, toprak bütünlüğünü koruyan ve bölgesel istikrara katkı sunan bir devlet modelinin inşası teorik olmaktan çıkıp pratik bir hedef hâline gelebilir. Bu, yalnızca Yemen için değil; Kızıldeniz havzası ve Ortadoğu'nun geleceği için de kritik bir dönüm noktası anlamına gelecektir.