Kızıldeniz jeopolitiği, son yıllarda klasik deniz güvenliği ve ticaret yollarının korunması tartışmalarının ötesine geçen, çok daha derin ve yapısal bir jeopolitik dönüşüme sahne olmaktadır. Bu dönüşüm, askeri donanmaların muayyen bölgelere konuşlandırmaları ya da deniz haydutluğu gibi sınırlı güvenlik başlıklarıyla açıklanamayacak ölçüde kapsamlıdır. Bugün Kızıldeniz güvenliği, esas olarak devletlerin bütünlüğü, iç siyasi dengeleri ve egemenlik yapıları üzerinden yeniden tanımlanmaktadır. Ortaya çıkan yeni güvenlik anlayışı, merkezi devletleri güçlendirmeyi değil; aksine onları zayıflatarak, parçalayarak ve alternatif siyasi yapılar üreterek alan hâkimiyeti kurmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda Kızıldeniz'de şekillenen yeni model, Türkiye'nin Libya, Yemen, Somali gibi Kızıldeniz'in ve Suriye gibi Ortadoğu'nun muhtelif bölgelerinde uzun yıllardır yürüttüğü ve merkezi devleti, toprak bütünlüğünü ve kurumsal sürekliliği esas alan yaklaşımın tam tersine dayanmaktadır. Burada hedef, istikrar üretmek değil; kontrollü istikrarsızlık üzerinden kalıcı nüfuz alanları oluşturmaktır. Bu nedenle Yemen, Sudan, Somali ve Libya gibi kırılgan devletler, yalnızca iç çatışmaların değil; aynı zamanda dışarıdan tasarlanan bir güvenlik mühendisliğinin uygulama sahalarına dönüşmüştür.
Yemen bu modelin en açık örneğini sunmaktadır. Ülkede bir yandan merkezi hükümeti devre dışı bırakan bir darbe (2015 Husiler) ve yönetimi silahla değiştirme süreçleri canlı tutulurken, diğer yandan Güney Yemen'in kalıcı biçimde ayrılmasını hedefleyen bir siyasi ve askeri altyapı inşa edilmektedir. Güney Geçiş Konseyi'nin Aden, Hadramut ve Mahra gibi stratejik bölgelerde güç kazanması; bu sürecin yalnızca yerel dinamiklerle açıklanamayacağını göstermektedir. Burada amaç, Kızıldeniz'in güneyinde tanınabilir, dışa bağımlı ve jeopolitik olarak yönlendirilebilir yeni bir siyasi yapı oluşturmaktır.
Benzer bir parçalama mantığı Somali'de Somaliland üzerinden işletilmektedir. Somaliland'ın uluslararası tanınmaya hazırlanması, bu yönde ekonomik, finansal ve askeri altyapının uzun süredir oluşturulması; Somali'nin toprak bütünlüğünün bilinçli biçimde aşındırıldığını ortaya koymaktadır. Berbera Limanı'nın kontrolü, Etiyopya'ya uzanan koridor projeleri ve dış destekli güvenlik yapılanmaları, Somaliland'ı yalnızca yerel bir ayrılıkçı proje olmaktan çıkarıp Kızıldeniz güvenliğinin merkez aktörlerinden biri haline getirme potansiyeli taşımaktadır.
Sudan sahasında ise benzer bir strateji, Hızlı Destek Güçleri üzerinden uygulanmaktadır. Darfur'dan Libya'ya uzanan hatta, merkezi devletten kopuk, fiilen özerk ya da yarı-devlet yapısına dönüşebilecek bir alan oluşturulmaktadır. Son aylarda bu yapıya sağlanan yoğun finans ve silah desteği, sürecin tesadüfi değil; hızlandırılmış bir planlamanın parçası olduğunu göstermektedir. Bu hat, yalnızca Sudan'ı değil; Kuzey Afrika ile Kızıldeniz arasındaki jeopolitik dengeyi de kökten etkileme potansiyeline sahiptir.
İsrail–BAE Ekseni ve Kızıldeniz'de Yeni Savaş Modeli
Bu parçalama stratejisinin arkasında şekillenen güvenlik mimarisi, büyük ölçüde İsrail–Birleşik Arap Emirlikleri ekseni etrafında oluşmaktadır. Bu eksen, İran'ın yıllar içinde geliştirdiği “direniş ekseni” modeline benzer fakat bazı noktalarda ayrışan bir model inşa etmektedir. İran modeli, çoğu zaman mevcut devlet yapıları içinde (Lübnan örneği gibi) nüfuz üretirken; bu yeni model doğrudan devletlerin bölünmesini ve parçalanmasını hedef almaktadır. Ortaya çıkan parçalar ise İsrail lehine yeni bir güvenlik ve bağımlılık eksenine dâhil edilmektedir. Bu çerçevede İsrail'in tehdit algısı da önemli ölçüde değişmiştir. İşgalci Siyonist rejime göre tehditler artık yalnızca konvansiyonel askeri riskler ya da belirli silahlı gruplar değildir. Asıl tehdit, kontrol edilemeyen, öngörülemez ve bağımsız hareket edebilen merkezi devletlerdir. Bu nedenle parçalanmış, dış desteğe muhtaç ve tanınma arayışındaki yeni yapılar, İsrail açısından daha yönetilebilir ve daha az maliyetlidir.
Bu yeni güvenlik anlayışı, Mısır ve Suudi Arabistan açısından da ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Kızıldeniz'in güneyinde Yemen ve Somaliland üzerinden kurulan baskı, Suudi Arabistan'ın güvenliğini dolaylı biçimde tehdit ederken; Sudan ve Eritre hattındaki gelişmeler Mısır'ın güneyden çevrelenmesine yol açmaktadır. Bu yapı, İsrail'in gerektiğinde Mısır ve Suudi Arabistan üzerinde istikrarsızlaştırıcı kaldıraçlara sahip olabilmesini mümkün kılmaktadır.
Birleşik Arap Emirlikleri ise bu süreçte hem ekonomik hem de askeri araçları eş zamanlı kullanarak alan kazanmaktadır. Liman yatırımları, güvenlik şirketleri, yerel milisler ve siyasi aktörlerle kurulan ilişkiler; BAE'yi Kızıldeniz'de görünmez ama etkili bir güç haline getirmektedir. Bu durum, geleneksel Suudi–BAE iş birliğini rekabete hatta potansiyel siyasi/askeri çatışma iklimine doğru dönüştürmekte; Suudi Arabistan'ı zaman zaman kendi güvenlik öncelikleriyle çelişen tercihlere zorlamaktadır.
Bu tabloda dikkat çeken bir diğer unsur, Kızıldeniz'de oluşan yeni güvenlik mimarisinin Türkiye'yi sistematik biçimde dışlamasıdır. Türkiye'nin Somali'deki askeri varlığı, Libya'daki pozisyonu ve Sudan-Yemen sahalarındaki dengeleyici rolü; bu yeni model açısından bir engel olarak görülmektedir. Dolayısıyla son yıllarda Türkiye'nin bu sahalardaki etkinliğini sınırlamaya yönelik dolaylı hamleler giderek artmaktadır.
Türkiye Açısından Riskler ve Bölgesel İş Birliği İhtiyacı
Kızıldeniz'de şekillenen bu yeni güvenlik düzeni, Türkiye açısından yalnızca taktik değil; stratejik düzeyde bir meydan okuma anlamına gelmektedir. Türkiye'nin son on yılda Somali, Libya, Sudan ve kısmen Yemen'de yürüttüğü politikalar; merkezi devletlerin korunması, meşru yönetimlerin desteklenmesi ve istikrarın tesisi üzerine kuruluydu. Ancak bugün ortaya çıkan tablo, bu yaklaşımın etkisizleştirilme riskiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Türkiye'nin bu süreçte karşı karşıya olduğu temel sorun, dosyaların birbirinden kopuk ele alınmasıdır. Yemen, Sudan, Somali ve Libya'daki gelişmeler; ayrı krizler değil, tek bir Kızıldeniz merkezli güvenlik dönüşümünün parçalarıdır. Bu nedenle Türkiye'nin de politikasını parça parça değil; bütüncül bir Kızıldeniz stratejisi çerçevesinde yeniden tanımlaması gerekmektedir.
Bu noktada Türkiye için en kritik imkân, Suudi Arabistan ve Mısır'ın yaşadığı stratejik ikilemleri aşmalarına yardımcı olabilecek güven verici bir ortak rolünü üstlenmektir. Yemen'de Suudi Arabistan'ın meşru hükümet ile Islah hareketi arasında sıkışması, Sudan'da Mısır ve Suudi Arabistan'ın sivil ve İslami aktörlere yönelik tereddütleri; bu ülkelerin sahada etkisizleşmesine yol açmaktadır. Bu ikilemler, ayrılıkçı aktörlerin elini güçlendirmektedir.
Türkiye, ideolojik yüklerden arındırılmış, pragmatik ve güvenlik temelli bir çerçeve sunabildiği ölçüde; Suudi Arabistan ve Mısır'la Yemen ve Sudan sahalarında ortak bir istikrar hattı oluşturabilir. Bu, yalnızca Türkiye'nin bölgedeki etkinliğini koruması açısından değil; Kızıldeniz'in uzun vadeli güvenliği açısından da hayati önemdedir.
Aksi takdirde Türkiye'nin bölgeden tasfiye edilmesi ya da etkisizleştirilmesi, Kızıldeniz'in tamamen dış aktörlerin güvenlik önceliklerine göre yeniden dizayn edilmesi anlamına gelecektir. Bu ise önümüzdeki yıllarda bölgeyi daha kırılgan, daha çatışmalı ve daha öngörülemez hale getirecektir. Sonuç olarak Kızıldeniz'de yaşanan dönüşüm, geçici bir kriz değil; yeni bir savaş ve güvenlik modelinin inşasıdır. Bu modele karşı geliştirilecek yanıt da ancak bölgesel iş birliği, merkezi devletlerin korunması ve parçalanmaya karşı ortak bir güvenlik vizyonu ile mümkün olabilir. Türkiye'nin önündeki temel mesele, bu vizyonu inşa eden ve taşıyan aktörlerden biri olup olmayacağıdır.