Adaletsizlik, Habil ve Kabil arasındaki olayı hatırlayacak olursak, Hz. Adem'in eşi yanında çocuklara da sahip olduğu zamandan beri, başka bir deyişle, insanoğlu ilk defa bir topluluk oluşturduğu andan itibaren yeryüzünün tanık olduğu bir olgudur. Tarihinin eskiliği yanında adaletsizliğe dair kaydedilebilecek ilk ifadelerden bir diğeri de varlığı nedeniyle bir aradalığın tehlikeye giriyor oluşudur. Nasıl ki, bir topluluğun var olabilmesi düzene, düzen de adalete bağlı ise, adaletin yokluğunun topluluğu ortadan kaldırabileceğini öngörmek kehanet olmayacaktır. Dahası, toplumların temelinde toplulukların yer aldığını göz önünde bulundurduğumuzda ise, adaletsizlik toplumun, toplumsal yapının yok oluşuna yol açacak unsurların başında geliyor diyebiliriz. Toplumsal yapının, insanoğlunun bugün sahip olduğu bilgi, kültür, teknoloji vb. tüm şeylerin zeminini oluşturduğunu söylersek, adaletsizliğin insanlık için ne denli büyük bir kötülük olduğu da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
Adaletsizliğin çok büyük bir kötülük olması, insanoğlunun arasından çıkan büyük zihinlerin bu olgu ile yakından ilgilenmesine yol açmıştır. Bunun neticesinde de adaletsizlik üzerine büyük bir yazılı literatüre sahip bulunmaktayız. Ne var ki, adaletsizliğin çok farklı tezahür biçimleri bulunmaktadır. Başka bir deyişle, tek bir tür adaletsizlikten bahsetmek mümkün değildir. Fakat insanoğlunun adaletsizliğin bu farklı türlerini keşfetmesi biraz zaman almıştır. Zira bizler, insanoğlunun bilgisi, kültürü ve dünyaya bakışı geliştikçe adaletsizliğin daha detaylı bir resmini elde etme imkanına kavuştuk.
İnsanoğlunun ilk tanıdığı adaletsizlik, esasında, hukuki adaletsizliktir. Bu adaletsizlik türünün yıkıcılığı dolayısıyla bunun üzerinde tarih boyunca çokça kalem oynatılmıştır. Öte yandan, dinlerin gelişi ve dini düşüncenin gelişmesi ile birlikte bir başka adaletsizlik türü gündeme gelmiştir: Metafizik adaletsizlik. İnsanın yaratıcısına olan borcunu ödememesi yani O'na kulluktan yüz çevirmesi anlamına gelen metafizik adaletsizlik, insanlığın çok uzun yaşam süresi dikkate alındığında çok yakın tarihte fark edilmiş bir türdür. Yine bir başka adaletsizlik türü olan ekonomik adaletsizlik de sanayi devrimi sonrası süreçte kapitalizmin ortaya çıkışı ve maaşlı çalışma biçiminin gelişip yaygınlaşması neticesinde ayırdına vardığımız bir türdür. Varlığını yeni fark ettiğimiz adaletsizlik türlerine ilişkin listeye yakın zamanda bir tane daha eklenmiştir: Epistemik adaletsizlik veya bilgi adaletsizliği. Bu da tıpkı diğerleri gibi zaten öteden beri var olan ancak bizim daha yeni “keşf”ettiğimiz ve isimlendirdiğimiz bir adaletsizlik türüdür. Bu yazıda, İslam düşünce tarihinin dönemlendirilmesi meselesi özelinde epistemik adaletsizliğe dair birkaç noktaya temas etmeye çalışacağız.
1. Epistemik Adaletsizlik
Epistemik adaletsizlik, bilgiyle ilişkili bir adaletsizlik biçimidir. Kavramı sistematik olarak ortaya koyan kişi Miranda Fricker'dır (Epistemic Injustice: Power and the Ethics of Knowing, 2007). Epistemik adaletsizlik kavramı, bilgiyle ilişkili haksızlık biçimlerini anlamamızda yeni bir dönüm noktası olmuştur diyebiliriz. Çünkü Fricker, bahsi geçen eserinde bize bilgi öznesinin toplumsal konum, önyargı ve iktidar ilişkileriyle nasıl şekillendiğini göstermektedir. Tüm bu ilişki biçimleri her ne kadar öteden beri var ise de bunun farkına varılması ve üzerinde düşünülebilir bir kavramsal çerçeveye kavuşturulması Fricker sayesinde gerçekleşmiştir.
Epistemik adaletsizlik kavramı, ana hatları itibariyle, bir kişinin bilgi öznesi olarak değersizleştirilmesi veya bilgi üretme/aktarımı süreçlerinde haksızlığa uğraması şeklinde tanımlanabilir. Bu kavram bizim bilginin üretimi, paylaşımı ve değerlendirilmesinde güç ilişkilerinin oynamış olduğu rolü açığa çıkarabilmemize yardım etmektedir. Başka bir deyişle epistemik adaletsizlik kavramı, herhangi bir bağlamda kimin konuşabileceği, kimin bilgisinin değerli sayılacağı, kimin ise susmak zorunda kalacağı sorularına cevap bulabilmemizi sağlayan bir araç konumundadır.
Epistemik adaletsizliğin iki ana türünden bahsedilebilir:
a. Tanıklık (testimonial) adaletsizliği: Bir kişinin sözünün, önyargı veya toplumsal damgalama nedeniyle ciddiye alınmaması durumudur. Örneğin, herhangi bir bilgiyi toplumunun azınlık kesiminden bir bireyin yahut bir fakirin yahut da makam-mevki sahibi olmayan birinin söylemesi durumunda aynı bilgiye daha az güvenilirlik atfedilmesi.
b. Yorumlayıcı (hermeneutik) adaletsizlik: Bir toplumsal grubun, yaşantılarını ifade edebilecek kavramsal araçlardan mahrum bırakılması. Örneğin, “mobbing” kavramı oluşmadan önce çalışanların psikolojik şiddet deneyimlerini net şekilde dile getirememesi.
2. İslam Düşüncesi İncelemelerinde Epistemik Adaletsizlik Kavramı
Epistemik adaletsizliğe dair kavramsal çerçeve, son on yılda İslam düşüncesi ve Müslüman kimliği bağlamında önemli biçimde genişletilmiştir. Bu çerçevede ortaya konulan “Müslüman epistemik özne” terimi hem tarihsel İslam epistemolojisinde bilgi öznesinin konumunu hem de çağdaş dünyada Müslümanların bilgi üretiminde ve aktarımında karşılaştıkları yapısal engelleri kapsayacak bir içeriğe sahiptir.
Fricker'ın epistemik adaletsizliğe dair tanıklık adaletsizliği ve yorumlayıcı adaletsizlik şeklindeki ikili ayrımı İslam düşüncesine de uyarlanmıştır. Bu alanda en belirgin katkıyı sunan çalışmalardan biri, J.E.B. Lumbard'ın “Islam and the Challenge of Epistemic Sovereignty” (2024) başlıklı makalesidir. Söz konusu makalede Lumbard, sömürgecilik dönemi sonrası seküler modernitenin bilgi rejimlerinin Müslüman bilgi biçimlerini anlamakla ilgilenmediğini yahut yanlış anladığını ve bunun sonucunda da bu bilgi rejimlerini dışladığını ileri sürmektedir. Bu çalışmasında Lumbard, “epistemik egemenlik (epistemic sovereignty)” kavramını kullanmakta ve sözü edilen dışlamadan ve bu dışlamanın olumsuz sonuçlarından korunabilmek için Müslüman düşünürlerin kendi bilgi geleneklerine dayanarak özerk epistemik alanlar inşa etmeleri gerektiğini savunmaktadır.
Epistemik adaletsizlik sorununu İslam düşüncesi çerçevesinde inceleyen başka incelemeler de bulunmaktadır ve bunların sayısı da artmaktadır. Elbette ki, epistemik adaletsizliğe Fricker'ın çizdiği kavramsal çerçeve İslam düşünce tarihine olduğu gibi, tabiri caiz ise mekanik biçimde uygulanamaz. Bununla birlikte söz konusu çerçeve, Müslümanların bilgi üretimindeki konumlarını, dışlanmışlıklarını, temsil güçlerini ve özellikle de son elli yılda sergiledikleri özerklik mücadelelerini görünür kılmak açısından önemli bir araç olarak görülebilir. Bu aracı kullanarak İslam düşünce tarihinin dönemlendirilmesi sorununu ele alacak olursak birkaç önemli noktanın altını çizebiliriz.
3. İslam Düşünce Tarihinin Dönemlendirilmesinde Epistemik Adaletsizlik Sorunu
Tarihsel dönemlendirme, yalnızca geçmişi düzenleme aracı değil, aynı zamanda belirli bir epistemik iktidarın ifadesidir. Çünkü tarihi dönemlere ayırmak, tarihe yön veren aktörlerin kimler olduğuna, hangi bilgi türlerinin değerli sayıldığına ve hangi söylemlerin meşruiyet kazandığına dair örtük bir normatif yargı içermektedir. Bu nedenle, dönemlendirme yansız bir sınıflandırma eylemi değildir, aksine tarihsel bilgi üretiminin ideolojik bir biçimidir. Batı düşünce tarihinde “Orta Çağ/Karanlık Çağ-Aydınlanma” biçiminde yapılan dönemlendirme, bu gerçeğin tipik bir örneğidir. Zira “Orta Çağ”da yaşayan insanlar kendilerini ne “orta”da ne de “karanlık”ta görmüşlerdir; bu nitelendirme, sonraki bir epistemik öznenin yani modern Batı insanının kendi kimliğini kurarken geçmişi olumsuzlayıcı biçimde yeniden yazmasının bir sonucudur. Böyle bir tarihsel söylem, Fricker'ın kavramlaştırmasıyla, bir epistemik adaletsizlik biçimidir; çünkü bazı tarihsel özneleri bilgi üretimi alanının dışına itmekte ve onların “bilgi öznesi” olarak tanınmasını engellemektedir.
Benzer bir durum, İslam düşüncesi tarihinin dönemlendirilmesinde de karşımıza çıkmaktadır. Özellikle 19. yüzyıl oryantalist literatüründe İslam düşüncesi genellikle sanki iki dönemden oluşuyormuş gibi resmedilmektedir: Klasik dönem/altın çağ (8.–11. yüzyıllar) ve çöküş dönemi (12. yüzyıl sonrası). Bu yaklaşım, Gazzâlî'nin felsefeye yönelttiği eleştirileri dönüm noktası kabul ederek İslam dünyasında bilimsel ve felsefi üretimin sona erdiğini varsaymaktadır. Oysa bu iddia, “düşüncenin çöküşü” gibi bir kavramın ne anlama geldiğini sorgulamadığı gibi, “Koca bir düşünce geleneği tek bir kişiyle “çöker” mi? Eğer gerçekten çökmüşse, İslam toplumları yüzyıllar boyunca kendi entelektüel ve kurumsal sorunlarını nasıl çözmüştür?” gibi sorularla da ilgilenmemektedir. Bu ilgisizlik, oryantalist söylemin sahip olduğu epistemik ön kabulleri açığa çıkarmaktadır: Bilgi ve ilerleme yalnızca Batı aklıyla özdeştir; diğer gelenekler ise -en yumaşak tabirle- “gecikmiş” veya “eksik” olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle, kanaatimizce, “altın çağ-çöküş dönemi” ikiliği yalnızca tarihsel bir anlatı değil, aksine epistemik bir hiyerarşi kurma biçimidir.
Söz konusu durum, Fricker'ın kavramsallaştırdığı iki tür epistemik adaletsizliğin iç içe geçtiği bir örnektir. Burada ilk olarak yorumlayıcı (hermeneutik) adaletsizlik söz konusudur. Çünkü Müslüman düşünce tarihini anlamlandırmak için kullanılan kavramsal çerçeve Batı'nın ilerleme paradigmasına dayanmaktadır. “Çöküş”, “gerileme” veya “durağanlık” gibi terimler, İslam düşüncesinin kendi iç gelişim mantığını açıklamaktan çok, onu moderniteyle kıyaslayan ve moderniteye göre eksik gören bir bakış açısının ürünüdür. Bu, Müslümanların kendi entelektüel tarihlerini anlamlandırmak için gerekli yorumlayıcı kaynaklardan yoksun bırakılması anlamına gelir. İkinci olarak, burada yine tanıklık adaletsizliği de mevcuttur. Zira uzunca bir süre boyunca Müslüman araştırmacıların kendi düşünce geleneklerine dair yorumları “objektif” bulunmamış ve “taraflı” addedilmiştir. Bu da bilgi alanında otoriteyi belirleyen yapısal bir önyargının ürünüdür.
Son dönemde bu epistemik adaletsizliği görünür kılmaya ve düzeltmeye yönelik çabaların arttığına şahit olmaktayız. Özellikle İslam Düşünce Atlası (İDA) projesi, İslam düşünce tarihini kendi kavramsal çerçeveleri, düşünce havzaları ve fikrî/bilimsel süreklilikleri üzerinden yeniden dönemlendirmeye çalışarak bu konuda önemli bir yol alınmasını sağlamıştır (bk. https://islamdusunceatlasi.org/havzalar-ve-donemler). Proje İslam düşüncesini Klasik Dönem, Yenilenme Dönemi, Muhasebe Dönemi Ve Arayışlar Dönemi şeklinde dörtlü bir dönemlendirmeye tabi tutmaktadır. Buna göre;
“Klasik Dönem İslam düşüncesinin VII. ile XI. asırlar arasındaki teşekkül ve inşa evresini kapsar. Bu dönem, İslam düşünce geleneği içerisindeki temel okulların teşekkül ederek sonraki dönemler için birer klasik halini alacak temel referans kümesini oluşturmalarına şahitlik eder. Böylece Klasik Dönem, hem teşekkül eden ilmî gelenekler, hem mesâil, hem de bu gelenekleri inşa eden ve taşıyan klasik metinler açısından İslam düşünce tarihinin kurucu oluşum evresini oluşturur.
Yenilenme Dönemi, İslam düşünce geleneğinin on ikinci ve on altıncı asırlar arasındaki evresini kapsar. Gazâlî ertesinde kelam, felsefe ve tasavvuf başta olmak üzere farklı bilimsel disiplinlerin bir tür yeniden inşa sürecine girdiği bu dönemin baskın ekolleri, Yeni-Eş'arîlik, İbn Sînâcılık, İşrâkîlik ve Ekberîlik'tir.
XVII. ve XVIII. yüzyılları kapsayan Muhasebe Dönemi, İslam düşünce tarihi açısından kadîmin cedîde ve cedîdin de kadîme kıyasla muhasebe edildiği ve artık kendisini giderek artan bir biçimde göstermeye başlayan Yeni Bilim ve Dünya karşısında geleneksel birikimin çeşitli seviyelerde değerlendirilmeye tâbi tutulduğu bir dönemdir. Siyâsî, ilmî ve edebî açılardan bu muhasebe, bir yandan sürekliliği ifade ederken diğer yandan değişime kapı aralayan bir yönü öne çıkarır.
[Arayışlar Dönemi ise] İslam düşünce tarihi açısından XIX. ve XX. yüzyıllar, Müslümanların, sömürgecilik aracılığıyla doğrudan doğruya maruz kaldığı Batı uygarlığının inşa ettiği yeni bilme ve eyleme tarzlarının yarattığı ilmî, siyâsî, askerî, iktisâdî, ictimâî bunalımlar karşısındaki çözüm arayışlarının bir ifadesidir.” (bk. https://islamdusunceatlasi.org/havzalar-ve-donemler).
Bu projenin önerdiği dönemlendirmenin mantığı, isimlendirmesi, bölümlemesi ne kadar isabetlidir sorusu her zaman tartışılabilir olmakla birlikte, burada önemli olan bu dönemlendirmenin İslam düşünce tarihinin temsilcileri ve yaşayan varisleri tarafından yapılmış olması ve de bunun delillendirebilmesidir. Başka bir deyişle, Müslüman zihinlerin kendi tarihlerine yönelik ideolojik değil bilimsel bir bakışını içeriyor olması, bu ve benzeri dönemlendirmeleri oryantalist söylemlere nispetle kategorik olarak üstün kılmaktadır. Çünkü böylesi çabalar sayesinde bizler, İslam düşünce tarihini dışsal kategoriler, başka toplumların ideolojik bakışları yahut kendinden menkul otoritelerin dayatmaları yerine içsel süreklilikler aracılığıyla anlamlandırma fırsatı yakalayabilmekteyiz. Bu da İslam düşüncesinin sömürge-sonrası süreçte maruz kaldığı epistemik tahakküm biçimlerinden ve epistemik adaletsizlik örneklerinden kurtulabilmesi anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak, diyebiliriz ki, İslam düşünce tarihinin oryantalist söylem esas alınarak dönemlendirilmesi, bilgi üretiminde hem yorumlayıcı hem tanıklık düzeyinde işleyen bir epistemik adaletsizlik örneğidir. Bu adaletsizliğin aşılması, Müslüman epistemik öznenin kendi tarihini yeniden yorumlama hakkını savunmaktan geçmektedir. Çünkü epistemik adalet, yalnızca bilgiye erişim eşitliği değil, bilgi üretiminde özne olma hakkının da yeniden inşasıdır. Dolayısıyla, İDA benzeri çalışmalar, bu yeniden inşanın İslam düşüncesinin dönemlendirilmesi meselesi gibi dar bir çerçevede de olsa gerçekleşebilmesine hizmet etmesi açısından önemlidir.