Bilimsel Devrimden Sonra Dil, Dünya ve Anlam Nasıl Değişti?

Bilimsel Devrimden Sonra Dil, Dünya ve Anlam Nasıl Değişti?

XVII'inci asırda yeni bir bilme biçimi olarak tekno-logosun zuhur edişi ile birlikte dünyayı anlama ve yorumlama biçimlerinin nasıl bir değişim geçirdiğinin yeteri kadar idrak edilememiştir. Batı düşüncesinin ufkunda beliren bu yeni bilme biçimiyle karşılaşmamız, yüzleşmemiz ve hesaplaşmamız gerektiğini düşünüyorum. Söz konusu bu karşılaşma, yüzleşme ve hesaplaşma külli bir tarzda olabileceği gibi, bir takım parçalar ve spesifik sorunlar bağlamında da gerçekleşebilir. Ancak aşk ve nefret ikileminin ötesinde bir varoluş düzleminde gerçekleşmesi, hem mevzu bahis konunun selameti hem de bu türden mevzular üzerine kafa yoranları zihin sağlığı için elzemdir. Bu yazıda bilimsel bilginin ortaya çıkışının esasında tarihsel süreçte çoğul bilme tarzları arasında bir devrim olduğu tespitinden hareketle bilimsel devrimden sonra gramere ne olduğu sorusu gündeme getirmek istiyorum. Elbette bu yazı gündeme aldığı meseleyi bütünüyle halletmeyi vadetmiyor, edemez de, sadece muhayyel bir gelecekte yapılacak çalışmalara ilham olmayı hedefliyor.

XVII. yüzyılda Avrupa düşüncesinin ufkunda beliren ve zamanla bütün dünyayı etkisi altına alan yeni bilme biçiminin mahiyetine ilişkin tartışmalar aradan geçen dört asra rağmen hâlâ tamamlanabilmiş değildir. Bunun en önemli sebeplerinden biri, söz konusu dönüşümün fizik, astronomi, matematik veya teknik alanlarında meydana gelen bir paradigma değişikliğinden ibaret olmayıp, insanın dünyayı algılama, anlamlandırma ve yorumlama biçimlerinin en derin katmanlarına kadar nüfuz eden çok boyutlu bir kırılmaya işaret etmesidir. Nitekim bugün bilimsel devrim olarak adlandırılan hadise, çoğu zaman belirli keşifler, teoriler veya bilim insanları üzerinden anlatılmakta; Kopernik'in evren tasavvuru, Kepler'in matematiksel formülasyonları, Galileo'nun gözlemleri veya Newton'un mekanik sistemi üzerinden açıklanmaktadır. Bu standartlaştırılmış tahkiye meselenin zahiri veçhesini izah etmekle birlikte, onun görünmeyen ve belirleyici olan boyutlarını çoğu zaman gölgede bırakmaktadır. Çünkü bilimsel devrim, bilginin ne olduğu hakkındaki anlayışı değiştirmiş, hakikate ulaşmanın meşru yollarını yeniden tanımlamış, insanın doğa karşısındaki konumunu da köklü biçimde dönüştürmüştür. Mamafih mevzu basit anlamda bir bilim tarihi problemi değil, insanlık tarihinin kapsamlı epistemolojik ve ontolojik dönüşümlerinden biridir.

XVII. yüzyıldan itibaren bilgi ile teknik, teori ile uygulama, gözlem ile müdahale arasındaki ilişki yeni bir mahiyet kazanmış, bilmek giderek görmekten çok ölçmek, anlamaktan çok hesaplamak, yorumlamaktan çok kontrol etmek ve nihayet eşlik etmekten çok hükmetmek anlamına gelmeye başlamıştır. Daha önceki çağlarda insan kendisini kozmik düzenin bir parçası olarak düşünürken, modern dönemde giderek dünyanın karşısında duran ve onu inceleyen bağımsız bir özne olarak tasavvur etmeye başlamış; böylece bilgi ile varlık arasındaki kadim yakınlık yerini özne ile nesne arasındaki mesafeye bırakmıştır. Nitekim Alexandre Koyré'nin dikkat çektiği üzere bilimsel devrim ‘kapalı evrenden sonsuz evrene geçiş'ten ibaret değildir, anlamlarla örülü bir kozmostan matematiksel ilişkiler tarafından düzenlenen bir evrene de geçiştir. (Bilim Tarihi Yazıları, s. 187-211)

Charles Taylor'ın Benliğin Kaynakları'nda modern özne analizlerinde gösterdiği gibi, modern birey kendisini dünyanın merkezinde yer alan özerk bir bilinç olarak düşünmektedir. (s. 221-225) Anlam artık dışarıdan gelen bir çağrı değil, içeriden üretilen bir proje olarak anlaşılmaktadır. Bunun sonucu olarak hakikat de dönüşmüştür. Hakikat eskiden insanın kendisini ona uydurması gereken bir şey olarak görülürken, modern çağda giderek doğrulanabilirlik, işlevsellik ve kullanılabilirlik ölçütleriyle değerlendirilmeye başlanmıştır. Böylece bilgi ile hikmet, veri ile anlam, doğruluk ile hakikat arasındaki ayrımlar bulanıklaşmıştır. Bu dönüşüm ilk bakışta insanın kendisine ilişkin tasavvurunda meydana gelen bir değişim gibi görünse de gerçekte dil, dünya ve hakikat arasındaki ilişkinin bütünüyle yeniden örgütlenmesi anlamına gelmektedir. Çünkü anlamın kaynağı artık insanın dışında bulunan aşkın bir hakikat düzeni, kozmik bir hiyerarşi veya ilahi bir hitap değil; giderek insanın kendi bilinç faaliyetleri, tercihleri, projeleri ve yorumları hâline gelmektedir. Böyle bir dünyada hakikat, insanın kendisini uydurmak zorunda olduğu bir ölçü olmaktan çıkarak, insanın kendi amaçları doğrultusunda kullandığı bir işlevsellik alanına dönüşmeye başlar. Bunun sonucunda bilgi ile hikmet, doğruluk ile hakikat, veri ile anlam arasındaki kadim ayrımlar silikleşir; insan giderek daha fazla şey bilir fakat neyi neden bildiğini daha az sorgular, daha fazla veriye sahip olur fakat bu verilerin hangi anlam ufku içerisinde değer kazandığını izah etmekte güçlük çeker.

Peki, bizim dili konuşmamızla, dilin bizi dillendirmesi arasındaki ayırımı nasıl yorumlamalıyız. Dili konuştuğunu iddia edenler onu sadece bir araç olarak görürler. Dün söyledikleri ile bugün söyledikleri arasındaki çelişkileri basit dilsel farklılıklara indirgeyebilirler. Dillerini yukarıdan bir müdahale ile rahatlıkla değiştirebilirler, çünkü onlara göre dil, düşüncelerin basit bir aracından başka bir şey değildir. Dille dünyayı inşa etmek yerine inşa ettikleri dünyaya dille meşrulaştırırlar. Bilim dilinin ayrı din dilinin ayrı olduğunu rahatlıkla iddia edip arasındaki farktan zihinsel konfor üretip entelektüel laiklik icat edebilirler. Kamusu namus olarak görmek yerine namuslarını şartlara uygun kamuslara tercüme edebilirler. Jacques Ellul'un Sözün Düşüşü'nde ifade ettiği gibi kelam, mütekellimden kopmuş, anonimleşmiştir. Zira kelamın anonimleşmesi ile birlikte mütekellim de anonimleşmiştir. (s. 193-194) Bilimsel devrim kelamın, gramerin ve dilin itibarı yerine gözlem, deney ve sayıların tahakkümünü getirmiştir. Tahakküm düşünmeyi, mütehakkim karşısında düşüşü doğurur. Belki de bunun içindir ki hakikat sonrası (post-truth) çağda sayıların, istatistiklerin, anonim kitleye hitap eden anonim uzmanların bilimsel görüşlerinin, politik aktörlerin stratejilerinin bir anlamı var ama ontolojik kaygının, biyolojiye indirgenmiş hayatın, mesafeye indirgenmiş sosyalliğin ne grameri ne dili ne de mütekellimi var.

Bilimsel devrimle başlayan süreçte gözlem, deney ve matematiksel ölçümün sağladığı büyük başarıların insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş kazanımlar ürettiği iddia edilir, ancak aynı süreç içerisinde kelamın, gramerin ve dilin taşıdığı ontolojik itibarın aşınmaya başladığı da madalyonun öteki yüzüdür. Modern insan artık dünyanın kendisine ne söylediğini değil, dünyadan hangi verileri elde edebileceğini sormaktadır. Sayılar, grafikler, istatistikler ve ölçümler giderek hakikatin yerini almaya başlamıştır. Oysa sayıların gösterdiği şey ile anlamın gösterdiği şey aynı değildir. Sayılar bize bir olayın ne kadar gerçekleştiğini söyleyebilir, fakat onun insan hayatındaki anlamını söyleyemez, istatistikler bize ölüm oranlarını verebilir, fakat ölümün ne olduğunu açıklayamaz, biyoloji hayatın mekanizmalarını gösterebilir, fakat yaşamanın anlamını veremez; sosyoloji toplumsal mesafeyi ölçebilir, fakat yakınlığın ontolojik mahiyetini tarif edemez. Belki de bu nedenle hakikat sonrası olarak adlandırılan çağın en büyük paradoksu, insanlığın tarihte hiç olmadığı kadar çok veri üretmesine rağmen hiç olmadığı kadar büyük bir anlam mahrumiyeti yaşamasıdır. Çünkü verilerin, uzman görüşlerinin, algoritmaların ve stratejik söylemlerin hüküm sürdüğü yerde, ontolojik kaygının sesi duyulmaz, biyolojiye indirgenmiş hayatın, psikolojiye indirgenmiş ruhun, istatistiğe indirgenmiş toplumun ve yönetime indirgenmiş siyasetin ne gerçek anlamda bir grameri ne sahici bir dili ne de sorumluluk üstlenen bir mütekellimi kalır.

Klasik İslam düşüncesinde dil hiçbir zaman salt bir iletişim aracından ibaret görülmemiştir. Nahiv, sarf, belagat, usûl-i fıkıh, tefsir ve kelam gibi disiplinlerin tamamı, dilin, insanlar arasında anlam aktarımını sağlayan bir sistem ve hakikatin anlaşılmasının ve yorumlanmasının temel vasatı olduğunu varsaymaktadır. Özellikle Kur'an'ın ‘kelamullah' olarak anlaşılması, dili diğer bütün varlık alanlarından farklı bir konuma yerleştirmiştir. Çünkü burada dil, insanın ürettiği bir araç değil, insanı kuran ve ona hitap eden ilahi bir fiil olarak düşünülmektedir. Bu yüzden klasik İslam ilimlerinde lafız ile mana arasındaki ilişki hiçbir zaman modern göstergebilimde olduğu gibi keyfî bir ilişki olarak görülmemiş, aksine varlık ile anlam arasındaki daha geniş bir düzenin parçası olarak ele alınmıştır. Başka bir ifadeyle İslam düşüncesi uzun süre boyunca dili temsil kategorisi içerisinde değil, işâret ve delâlet kategorisi içerisinde değerlendirmiştir.

XVII. ve XVIII. yüzyıllarda Osmanlı, Safevî ve Babür dünyalarında faaliyet gösteren düşünürlerin eserlerine bakıldığında, Avrupa'da görülen türden bir ‘dilin büyüden arındırılması' hareketine rastlamak oldukça zordur. Bu dönemde Osmanlı medreselerinde okutulan belagat kitapları, Seyyid Şerif Cürcânî geleneği, Taftazânî şerhleri, Molla Hüsrev ve Birgivî çizgisi, hatta XVIII. yüzyılda yaşamış olan hem İsmail Gelenbevî, hem de Mütercim Asım gibi isimlerin eserleri incelendiğinde, kelimelerin hâlâ kozmolojik, ahlaki ve metafizik bir evren içerisinde mana kazandıkları görülmektedir. Modern Avrupa'da dil giderek nesneleri temsil eden işaretlere dönüşürken, İslam dünyasında lafızların delalet ettiği anlam katmanları üzerine yapılan tartışmalar sürmekte, mecaz, kinaye, teşbih, temsil ve işaret gibi kavramlar edebi sanatlardan ziyade, hakikatin farklı mertebelerine (merâtibu'l-meâni) ulaşmanın imkânları olarak görülmektedir.

Owen Barfield, Görünüşleri Kurtarmak Putperestlik Üzerine Bir Çalışma'da bilimsel devrimden bu yana gramer kelimesinin anlamının nasıl polarize olduğunu düşünmemizi talep eder.. Bir tarafta ‘yalnızca' kelimelerin çalışılması anlamını taşırken, diğer tarafta glamour kelimesinden yarı büyülü gramarya kelimesine dönüştü. Bunun en büyük etkisi ise alegorinin gözden düşüşünde görüldü. (s. 78) Barfield'ın özellikle alegorinin gözden düşüşüne yaptığı vurgu da bu bağlamda önemlidir; çünkü alegori yalnızca bir edebî teknik değil, dünyanın çok katmanlı anlamlar taşıdığına dair bir ontolojinin ifadesiydi. Alegorinin gerilemesiyle birlikte yalnızca belirli bir yorum yöntemi değil, aynı zamanda görünen şeylerin görünmeyen anlamlara açıldığına ilişkin kadim bilinç de zayıflamıştır. Batı'da alegorinin ve sembolik yorumun gerilemesine karşılık, İslam dünyasında işârî tefsir geleneği ve tasavvufî yorum biçimleri uzun süre canlılığını koruyabilmiştir. Owen Barfield'ın modern dünyada iştirak (participation) bilincinin kaybı olarak tanımladığı hadise, İslam düşüncesinde özellikle tasavvuf geleneği içerisinde çok daha geç bir döneme kadar etkisini göstermemiştir. Çünkü insan hâlâ dünyayı dışarıdan gözlemleyen bir fail değil, ilahi anlam düzenine iştirak eden bir varlık olarak anlaşılmaktadır. Ancak bu durum İslam dünyasının bilimsel devrimden bütünüyle etkilenmediği anlamına gelmez. XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupa bilimlerinin tercümesi ve askerî-teknik üstünlüğünün görünür hâle gelmesiyle birlikte İslam dünyasında da bilgi anlayışı değişmeye başlamıştır. Özellikle XIX. yüzyıla gelindiğinde bilgi ile hikmet, eğitim ile terbiye, dil ile hakikat arasındaki klasik bağlar giderek zayıflamış, modernleşme süreçleriyle birlikte dil de yavaş yavaş teknik ve bürokratik bir araca dönüşmeye başlamıştır. Şunu bilhassa belirtelim ki, Batı'da bilimsel devrim dilin kutsal ve sembolik boyutunun çözülmesine yol açarken, İslam dünyasında aynı çözülme doğrudan bilimsel gelişmelerden değil, daha çok modernleşme süreçleri ve sömürgecilik tecrübeleri aracılığıyla gerçekleşmiştir. Bu yüzden İslam düşüncesinin modernlikle yaşadığı gerilim, bilim ile din ya felsefe akıl ile vahiy veya din ile felsefe arasındaki bir gerilim olmaktan çok, hikmet ile teknik, kelam ile enformasyon, mana ile temsil arasındaki bir gerilim olarak okunabilir. (Bunun ciddi bir iddia olduğunun farkındayım, başka çalışmalarda nasip olursa mevzuyu hassaten ele almayı umuyorum)

İslam düşüncesinin önünde duran en önemli meselelerden biri, bilimsel devrim öncesine romantik bir dönüş gerçekleştirmek veya modern bilimleri bütünüyle reddetmek olamaz, bilakis dilin, kelamın ve mananın taşıdığı ontolojik derinliği yeniden keşfetmek ve modern dünyanın temsil merkezli dil anlayışı karşısında, hakikatin ölçülen ve hesaplanan şeylerden ibaret olmadığını hatırlatabilecek bir anlam ve kelam ufkunu yeniden kurabilmektir. İslam düşüncesinin bugün bilimsel devrimle yapacağı en verimli hesaplaşma, bilimin sonuçlarıyla değil, modern bilime mündemiç dil teorisiyle hesaplaşmak olacaktır.